13 Eylül 2012 Perşembe

#12

malzemenin dayanabildiği maksimum kuvvete çekme direnci denir. ondan sonra kırılma gelir. insan ilişkilerinde de böyle bir nokta vardır. iki insan birbirini kendi kapasiteleri oranında maksimum noktaya kadar çeker. çekmek doğru bir sözcük müdür, bilmiyorum. tahammül eder ya da anlayış gösterir de diyebiliriz. belli bir yerden sonra birinin görüşü diğerinin kaldıramayacağı derecede ters olmaya başladığında kopma noktası gelir. insanın düşüncelerini yakın çevresiyle paylaşmasıyla dışarıdan birisiyle paylaşması arasında şöyle temel bir fark olmalıdır: yakınındakiyle paylaşırken beklentin yargılanmak değildir. dışarıdan biri refleks olarak seni yargılayabilir ancak yakınındaki bunu yapmaz. en azından böyle düşünürsün, bunu umarsın. fakat en nihayetinde bu hep bir noktada tıkanır; senin anlayışın ile arkadaşım dediğin insanın anlayışı çelişmeye başladığında birbirinizi yargılama aşamasına gelirsiniz. bu beni hep üzer. üzmesinin nedeni de karşımdakiyle ayrı düştüğüm için değil, yargılanmaya başladığımı anladığım içindir. demek ki beni anlar diye düşündüğüm kimseler tarafından bile etiketlenmekten kurtulamıyorum derim. arkadaşımla bile er geç bir kopma noktasına ulaştığımızı görürüm.

insanoğlunun algısı bir yerde köreliyor. belli sınırlar var, bir türlü oraları aşamıyoruz. yeterince geniş düşünemiyoruz gibi geliyor. buna kendimi de dahil ediyorum. bazı şeyleri kendi içimde kırmaya çabalasam bile hiç beklemediğim bir anda kendime yeniliyorum. mesela yakın zamanda bir arkadaşımla konuşurken, bir konuda toplumun bize bellettiği üzere "kadınların yaptığı/erkeklerin yaptığı" gibi bir cümle kuruvermişim. arkadaşım hemen beni uyardı, bak yanlış yapıyorsun, böyle şeyleri kimlikler üzerinden değerlendirme dedi. o an zihnimde bir ampul yandı. evet, dedim. ben bu yaşıma kadar bu konuda böyle düşündüğümü hiç fark etmemişim. bilinçaltı denen şeye bir kez daha şaşırdım. sözde bunlara karşı çıkarken, bir arkadaş sohbetinde derinlerdeki düşüncelerim su yüzüne çıkıvermişti. meğersem ben de eleştirdiğim insanlar gibi düşünüyormuşum, ne yazık dedim. ben bile kendi kafamda belli şeylere belli etiketler vermişim.

kendimi içine doğduğum kültürden, topraklardan elbette ki soyutlayamam. zaten böyle bir isteğim hiç olmadı. bugün neye karşı duruyorsam ya da neyin yanındaysam, referans noktam hep içinde bulunduğum toplum oldu. kendimi toplumdaki anlayışa göre konumladım. karşı çıktıklarım burada gördüğüm yanlışlardı. beni ben yapan iyisiyle kötüsüyle bu eğitim sistemiydi. yine de kendimi herhangi bir şeyin parçası yapmamak için uğraştım, uğraşmaya devam ediyorum. içine doğduğum ahlak anlayışını sorguluyor ve kendi doğrularımın peşinden gidiyorum. bunların toplumla uyuşmadığı alanlar var ve ben bunun geri dönüşünü etiketlenerek alıyorum. toplumdaki etiketlenmeyi umursamamayı öğrendim ama bunu yakınımdakiler yapınca inciniyorum. sanki karşımdakiyle bir kırılma noktası yaşıyoruz. sonuç olarak, bir insana yaklaşımım hiçbir zaman yargılayıcı olmuyor fakat karşımdaki beni yargılamaya başladığında aklıma şu meşhur laf geliyor, dilimizin sınırları gerçekten de dünyamızın sınırları mı? işte bunu ben bilemem, şimdi felsefeciler düşünsün.

1 yorum:

Can dedi ki...

Son kurduğun cümle bi kere gayet bana bugünlerde haklı gelmeye başladı. Ayrıca "toplumun içinden" arkadaşlar ediniyoruz kendimize. Arada genele benzemelerinin normal olduğunu sende söylemişsin zaten ama hayatın kendisi zaten gelip giden insanlar üzerine kurulu değil mi?