denize kıyısı olan illerimizden birinin küçük bir ilçesindeyim. ilçenin yarısını işgal eden bir fabrikada stajımın 6.günündeyim. sanayi limanı haline gelmiş bu ilçeye adımımı attığım anda burnuma çarpan havanın pisliğine halen alışabilmiş değilim. internette arattığımda burayla ilgili çıkan haberlerin başında yüksek kanser oranı ve hastalıklar çıkıyor. belediyenin yurdunda kalıyorum ve camı açtığımda odanın içine o hava doluyor. gerçi ben kokunun nedeni olan o fabrikaya gelmişim, nelerden bahsediyorum.
yurt, direk bu ilçeyi kaplayan üç fabrikaya bakıyor. benim çalıştığım da onlardan biri. hocalar övmese buraya gelmeyi ister miydim bilmiyorum. benim bunu demem de aslında şımarıklığın en üst seviyesi. zaten o yüzden bunları arkadaşlarıma ya da çevreme anlatmayıp da buraya yazıyorum. birçok insanın gelmek için can attığı bir yerde ilk haftamı doldurmama rağmen duyduğum isteksizliği kime anlatabilirim? hocalarıma desem "ne diyorsun çocum sen?" derler ve beni aforoz ederler. haklılar. ben de olsam ben de öyle derdim, bu ne şımarık öğrenci böyle derdim; ama ne yazık ki hislerim böyle değil. bu fabrikanın çalıştığım biriminde benden bir yaş- iki yaş büyük bir sürü yeni mühendis tanıdım. kendimi onların yerinde hayal etmeye çalıştım, olmadı. arkadaşlarım yanımda telefonla konuşuyorlar ve sırayla annelerine, babalarına, sevgililerine buranın ne kadar mükemmel olduğunu anlatıyorlar. nasıl bir heyecan nasıl bir heyecan anlatamam. onları gördükçe bende eksik olan şeyin ne olduğunu sorguluyorum; şevk mi, ilgi mi, sabır mı? benim için bunların hiçbirinin bu fabrikanın üretim alanına yönelik olmadığını görüyorum. üretimde olmak güzel olsa da burada sahaya çıkmak hoşuma gitmiyor. ilçeye hakim olan o kokunun kaynağındayim ve gün boyu o havayı soluyorum.
burada bize iş tulumu verdiler, baret verdiler, bot verdiler ve bizi yüksek yerlere çıkarttılar. kulakları yüksek sesten korumak için headphone'a benzer kulaklıklar takmak zorunlu. teknisyen sahada bize bağıra bağıra bir şeyler anlatıyor, biz de kafa sallıyoruz ama aslında hiçbir şey duymuyoruz. içeri geçince "abi kusura bakma ya hiçbir şey anlamadım, bir daha anlatır mısın?" diyorum. ah o makinaların gürültüsü! taktığımız kulaklığa rağmen beynimin içine içine işleyen yüksek desibelli sesler beni geriyor. "dikkat! kulaklık takmak zorunludur!" yazan tabelalar hiç eksilmiyor. o tulumlarım içinde öyle terliyorum ki kendimden iğreniyorum. kendi ter kokum bana geliyor. ensemden aşağı sular damlıyor. baretleri çıkardığımızda saçlarımızın banyodan çıkmış gibi olduğunu görüyoruz. dışarıdaki sıcaklık 43 dereceyi gösteriyor ama benim ayağımda kışlık botlar var. üstüme verdikleri ceketi giymeden çıkmayı denerken kırmızı baretli emniyet amirinin "hey arkadaşım! ceketini giy" dediğini duyunca bileklerime kadar kapalı ceketi 43 derecede üstüme geçiriyorum. bunlardan zevk alıyor muyum, almıyorum. aslında başka yer olsa alabilirdim ama burada uzun vadede insanların sağlığının ne hale gelebileceğini düşününce zevk alamıyorum. "iş kazasız 117.gün" yazıyor duvarlarda. bu yazı pek çok fabrikada yazar. geçen yıl yaptığımda da yazıyordu, "iş kazasız x. gün" diye. bütün bu kıyafetler hep iş kazalarını minimuma indirmek için, bu yüzden gösterdikleri hassasiyeti takdir ediyorum. büyük kurumlarda böyle şeylere gerçekten azami özen gösteriyorlar. birkaç metrede bir "önce iş güvenliği/ sen ailene lazımsın/ evine geldiğin gibi dön" levhaları asılı; afiş değil, büyük boyutlarda levhalar. emniyet amirleri sürekli sahada dolaşıyor ve baretini takmayan birini görürse sarı kart gösteriyor. görülen her emniyet noksanlığı için sarı kart tabir edilen bir uyarı veriliyor. iki sarı kart bir kırmızı karta denk geliyor ve bu işten atılmak anlamına geliyor. ama gördüğüm bir şey var ki, ne kadar tedbir alınırsa alınsın bazı kazalar olmaya devam ediyor. dünyanın her yerinde bu böyle. bu yüzden bence dünyanın en zor mesleklerinin başında ağır sanayi işçiliği geliyor. benim bu yakındığım şeyleri her gün yapıp, ekmek parasını bu işten çıkaran milyonlarca insan olduğunu düşününce kendimden utanıyorum. ben sahada üç-beş saat kaldım diye sızlanırken, sabahtan akşama ya da akşamdan sabaha orada çalışan insanların olduğunu aklıma getirince hayatın bazıları için diğerlerine göre daha zor olduğunu görüyorum.
hep okumuş adama saygı duyulur ama şunu gönül rahatlığıyla söylüyorum ki dünyanın en rahat işi okumuş, hatta çok okumuş biri olmak. fiziki güce dayalı bir işte çalışmanın, bu yüzden çabuk yaşlanmanın ve sağlığından olmanın yanında yıllar boyu okumanın, hesap kitap yapmanın, tez yazmanın zorluğundan bahsetmek ayıptır, ben bunu anlamış bulunuyorum. iyi ki de bunu bu yaşımda anladım. ben asıl "üniversiteler bitirdik, doktor/mühendis/avukat olduk." diye bir ömür gerilenlerdense; ömrü boyunca vardiya değiştirip, gecesi gündüzü belli olmadan o güneşin alnında ensesinden terler akarak çalışan adama saygı duymak gerektiğini öğrendim.