the walkmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
the walkmen etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2012 Salı

the walkmen: hayat dostlukları savurdu

the walkmen'in yeni albümü heaven'ı henüz dinlemedim. the walkmen'i sevmeme ve heaven'ı çok merak etmeme rağmen kendilerini dinlemeyi erteledim. işin aslı dinlemeyi reddettim; çünkü kendimce sebeplerim var. yeni albümden dinleyicilere ulaşan ilk şarkı heaven'ın videosu, grubun gençlik dönemi resimlerinden bugüne uzanıyordu. o günlerden bugünlere taşınan bir sürü resim ardı ardına dizilmiş; adeta ilkgençlikten babalığa giden yol çizilmişti. takip ettiğim blog'larda bu video'ya yer veren herkes bunu böyle yorumlamıştı ve zaten bütün bu resimler tam da bu anlama geliyordu. ancak ben bu video'yu izledikten sonra bütün bunları reddetmek istedim. video'yu bir kere izledim, şarkıyı bir kere dinledim ve bu da beni albümü dinlemekten alıkoydu. albümün içine girmek istemedim; çünkü az önce de söylediğim gibi sebeplerim var. 

video'yu izlerken başta her şey çok güzeldi. grubun ilk zamanlarına dair resimler, gençlik günleri, eğlenceler. sonra aradan yılların geçtiğini belli eden resimler, yine eğlenmeler, gülmeler, konserler, şarkılar. sonra bir noktada resimlere kızlar girmeye başlıyor. tahmin ediyoruz ki kızarkadaşlar, muhtemel eşler, çocukların anneleri vesaire. tam o anda içimde bir şey hissediyorum. nasıl desem, ucuz bir duygusallığa bürünmeden bunu nasıl anlatsam bilmiyorum ama kendimi böyle kırılmış gibi hissediyorum. resmen tam da o resimlere kızların girdiği an üzülüyorum. aklıma kendi dostluklarım geliyor. zaten bir süredir aklımdan dostluklar hiç çıkmıyor. ben diyeyim bir ay, sen de iki ay. bir süredir kafamda çok sevdiğim bir-iki dostum dönüp duruyor ve ben onları düşündükçe, ilişkimizi düşündükçe, hayatımızı düşündükçe üzülüyorum. tam bu sırada, bunların üstüne bu video geliyor. başta yalnızken, biz bizeyken birden bire hayatın kalabalıklaşması ve resmin içine başkalarının girmesi pat diye bir şarkının klibinde karşıma çıkıyor. "resmin içine kız girmesi". işte bu benim kalbimin hızlı hızlı atmasına sebep oluyor. biraz öfke, biraz üzüntü, biraz özlem. 

the walkmen'in videosunda resme kızlar girmeye başladığı an zihnimde bir ampül yanıyor. "hah işte bu!" diyorum. o anlamlandıramadığım hissi yakalıyorum. ucuz duygusallıklardan iğreniyorum, onlara benzemek istemiyorum ama tam o an kendimi bir kenara atılmış, uzak bir yerde unutulmuş hissediyorum. elbette o fotoğraf öyle kalmıyor. ardından çocuklu resimler geliyor. her biri kendi ailesini kurmuş adamlar görüyorum. ileride her şeyin daha da bozulacağını, hayatın bizi iyice ayrı yollara savuracağını hiç tanımadığım o adamların resimlerinde görüyor, buna karşı koymanın mümkün olmadığını anlıyorum. bu asla kıskançlık, alınganlık ya da huysuzluk değil. bu hissi nasıl adlandırabilirim hiç bilmiyorum; çünkü hayatımda ilk defa böyle şeyler hissediyorum. ömrümün üçte ikisinin, ergenliğimin, gençlik hezeyanlarımın birlikte geçtiği, bir elin parmaklarından az insanla hayatlarımızı güncelleyemez olduğumuzu fark ettiğim andan beri bir korku duyuyorum. hepimizin hayatı kalabalıklaşmış, bir sürü şeyler olmuş, ilişkilere başka insanlar dahil olmuş, herkesin önceliği değişmiş vesaire. nate fisher ne diyordu, life happened to us. işte olan tam da buydu. "resme kız girmiş", dostların önem sırası gerilere kaymış, hayat koşullarından ötürü başka dostlar edinilmiş. benim kıymetli dostumla ilgili şeyleri artık ben değil, başka arkadaşlar, onun her gün görüştüğü başka insanlar bilir olmuş. bense her şeyi aradan aylar geçince öğrenir olmuşum. hiçbir şeyi vaktinde yakalayamaz, hiçbir şeye vaktinde dahil olamaz olmuşum. üzüntüler de sevinçler de sadece aylar sonra buluşunca yemek yerken anlatılan şeyler haline dönüşmüş. ben dahil olan kişi değil, duyan kişi olmuşum. ne yazık, ne kadar da bir kenara atılmışız. 

işte tüm bunların kafamda dolaştığı bir dönemde heaven'ın videosunu gördüm. tam o an, resme başkalarının dahil olduğunu gördüğüm an beni kıran şeyin ne olduğunu anladım. albüme dair kafamda oluşan ilk izlenim bu olduğu için de dinlemeyi reddettim. sonra bugün aşağıdaki video'yu gördüm. yeni albümden bir şarkı daha ama bu seferki bir performans. bu video bana, the walkmen'in çok sevdiğim in the new year performansını hatırlattı. bir binanın bodrum katında, bağıra çağıra şarkı söyleyen hamilton leithauser. işte aşağıdaki performans tıpkı o kayıda benziyor. umutlandım, mutlu oldum. baba olmuş olabilirler, ayrı düşmüş olabilirler ama bir araya gelince her şey kaldığı yerden devam edebiliyor dedim. kanıtı da bu video olsun dedim. eğer şu aşağıdaki satırı 8 sene önceki albümlerinde yazan da aynı adam olmasaydı, işte o zaman bu dediğime inanmazdım. ama yazan aynı adam, işte o yüzden inanmak istiyorum.

"you're an old friend/ we both know i could take you out"




başka bir the walkmen yazısı daha vardı: buydu

28 Eylül 2011 Çarşamba

another one goes by

The Walkmen - Another One Goes By by Hilla Oz

otobüs beklerken fark ettim, ben bu anı daha önce yaşamıştım. bu yerde, bu zamanda, tam da bu şekilde daha önce de bulunmuştum. bundan emindim. başımı çevirdiğimde karşımda duran ağaç, hemen yanımda otobüs bekleyen insanlar, sırtımdaki çanta, boynumdaki ve belimdeki bu ağrı... hepsi öyle tanıdık ki. sanki bu anı hiç sekteye uğramamış bir zaman dilimi boyunca tekrarlıyorum gibi hissettim. bitince başa sarılıyor, sürekli repeat'te. sanki hep bu tişörtü ve pantolonu giymişim, önümde duran kişi daha önce de önümde durmuş, yoldan geçen arabalar başka bir gün aynı saatte yine oradan, aynı sırada geçmiş, bunun gibi şeyler işte. ben kulağımda çalan şarkıya ayağımla ritm tutarken dinlenecek ne kadar güzel şarkılar olduğunu düşünüyorum. dinlemediğim ya da henüz yazılmamış ne de güzel şarkılar vardır kim bilir. hepsini dinlemek isterim. böyle güzel şarkılar varken hayata küsmem imkansız. bazen gerçekten küsmek istiyorum ama ne kadar zorlarsam zorlayım yapamıyorum. tam küser gibi oluyorum, biri çıkıyor bir şey diyor, bir olay oluyor; sonra ben yine yaşamın güzelliğini fark ediyorum. işte biri daha gidiyor, bir fırsat daha kaçıyor diyor şarkıda, ben olsun diyorum, başka bir tanesi çıkar karşına. iyimser miyim, hiç değilim. ama hiç ummadığım anlarda başıma ilginç şeyler gelmesini tecrübe ettiğimden olsa gerek, yaşamın özüne olan inancım tükenmiyor. mutsuz muyum diye düşünüyorum. çok kızdığım şeyler var ama mutsuz değilim diyorum. mutsuz olmamak mutlu olmak demek değil; ama en azından mutsuz olmamak demek diyorum kendime. saatime bakıyorum ve dünyanın çeşitli yerlerinde saatin kaç olduğunu hesaplıyorum. burada hava soğudu, başka bir yerde nasıl olabileceğini hayal ediyorum. güneşli ve sıcak. evet, güneşli ve sıcak yerler biliyorum. ama benim şehrim yine varsayılan havasına döndü. güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini sanmıştım. niye bu yaz öyle bir kanıya kapılmışım bilmiyorum ama gerçekten de güneşli günlerin hiç bitmeyeceğini düşünmüşüm. öyle ki hava tekrar griye dönünce ve bulutlar görününce şaşırıp kaldım. bildiğim bir ülke var, kesin orada hava günlük güneşlik. işte şarkıda yine diyor, "biri daha gidiyor." ben böyle sözlere dayanamıyorum, hemen gözlerim doluyor. gerçi bu şarkıda dolmadı çünkü şarkının insana dinginlik veren bir havası var. üzülmedim ama içim özlemle doldu. günler geçtikçe zihnimden seslerin ve kokuların kaybolduğunu fark ediyorum. böyle şarkılar bana bunları düşündürüyor, sonra da her şeyi hatırlayabilmek için gözümü kapıyorum. anıların bir yerden sonra sanki bir başkasınınmış gibi uzak gelmesini chungking express filmindeki karakterin söylediği bir şeyle bağdaştırıyorum. sanırım gerçekten de bütün anıların son kullanma tarihi var. bunu kabullenmek özlemimi iyice arttırıyor. zihnim resmen günler tarafından yeniyor, kemiriliyor. geriye kalan karşımdaki ağaç, yolun kenarındaki çöp kutusu, otobüs bekleyen bu insanlar oluyor. şarkıdaki adam diyor ki: "bazen dışarı çıkıyorum ve önümde seni görüyorum/ öyle parlaksın ki." bu lafı söylediğinde gülümsemekten kendimi alamıyorum. öyle parlak ki bakamıyorum, gözüm kamaşıyor diye düşünüyorum.