pj harvey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
pj harvey etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Mart 2013 Pazar

kişisel şeyler üretmek

iddia etmiyorum ancak insanın kendi bildiği şeyi en iyi anlatabileceğine inanıyorum. biri kendi yaşadıklarını, kendi hislerini ve gelgitlerini; kurgusal olaylardan ve duygulardan daha iyi ifade edebilir diye düşünüyorum. bu ifade türü her şey olabilir; yazı olur, müzik olur, resim olur vs. insanın başından geçeni anlatması kolay olanı seçmesi değildir. gerçeğin kurgudan daha kolay olduğunu düşünenler var ve ben onlara katılmıyorum. biri diğerinden daha zor demiyorum, sadece insanın gerçek olanı anlatma refleksi daha hayvani bir dürtü ve beni her zaman daha çok cezbediyor. bunun yalın gerçek olması gerekmiyor, elbette kurgusallık devreye girecektir; ancak o içini açma durumuna tanık olmak benim hoşuma gidiyor. bunu deyince aklıma nedense elif şafak geldi, ya da onun gibi yazarlar. büyük laflar ederek, büyük hikayeler peşinde koşan insanların bana samimiyetsiz gelmesinin nedeni de bu olsa gerek. kendi küçük hayatlarına değil de çok büyük hikayelere girişme isteği her şeyi samimiyetsiz kılıyor. herkesin siyaset, din, tarih romanı;  kendini anlattığı kitabından iyi olamıyor. üzgünüm ama herkes bir savaş ve barış yazamıyor. koca evrende çok çok küçük bir noktadan ibaret olan varlığımızdan bahsetmek önemsiz değil. insanların bunu önemsiz görmesini komik buluyorum. elbette ki en iyi bildiğim şey kendi varlığım, bana dair sorunlar. kafka kendini anlatmamış mı?

birkaç sene önce pj harvey'nin bir röportajını okumuştum. kendisine röportajlarındaki soğuk duruşunu, az konuşuşunu eleştirenler olduğu söylendiğinde; "az mı konuşuyor muşum?!" gibisinden bir tepki vermişti. "benim şimdiye dek yaptığım albümleri dinleyen insan, bana dair her şeyi öğrenebilir. en derindeki şeyleri bile şarkılarımda yazmışım. hatta biraz fazla açık yazmışım." gibisinden bir cevap vermişti. pj harvey'nin bu yorumunu çok doğru bulmuştum. şarkılarında anlattığının üstüne ne söyleyebilirdi ki? siyasetten tut da cinselliğe kadar her şey müziğinde sansürsüzce anlatılıyordu.  

ülkemizi ziyaret edecek olması sebebiyle merak edip daughter'a kulak verdim. birkaç gündür başka bir şey dinlemeden kendilerine takılı kaldım. bu kişisellik meselesini bana düşündüren de ilk albümleri if you leave oldu. daha ilk şarkı olan winter'ı dinledikten sonra neden hemencecik seviverdim diye düşündüm (meğersem 4AD etiketine sahiplermiş, nasıl sevilmez?). birkaç günden sonra bulduğum yanıt şuydu: son derece kişisel bir albüm olduğu için. az lafla çok şey anlatıp da içini açmak bu olsa gerek. bağırtısız öfkeyi hissettiğim her müzikte beni heyecanlandıran bir şeyler buluyorum. kızgınlığı ve üzüntüyü, gitar ve davul vasıtasıyla aldığım müzikleri seviyorum. 

insanlar kendi küçük hikayelerini anlattıkça -çoğu kişinin düşündüğünün aksine- sıradanlaşmıyorlar. konular aynı evet; çünkü ne kadar farklı olabilir ki? kendime yakın hissettiğimi seven bir dinleyici olduğum için ben de sıradan bir insan olacaksam memnuniyetle olurum.

aşağıdaki video youth şarkılarının performansı. mutsuz hissettiğim bir pazar akşamında yirmi beş dakikamı ayırıp kexp performanslarını izleyerek ruh halimi düşünmemeye çalıştım. sonuç: son derece başarılı oldum. ruh halimi değil, kişisel şeylerin güzelliğini düşündüm.

30 Eylül 2012 Pazar

maria mochnacz


sevdiğim bazı müzisyenlerin müzik kariyerleri boyunca çekilen fotoğraflarına baktığımda, fotoğrafların müziklerini ne kadar iyi yansıttığını görüp şaşırdığım zamanlar olmuştur. sevdiğim bu kişilerin fotoğrafları, müzikleriyle zihnimde oluşturdukları algıyı neredeyse bire bir yansıtmaktadır. bu durumun genelde nadir yakalanan bir şey olduğunu düşünmüşümdür. hani sadece fotoğrafta öyle çıksın diye değil de gerçekten o kişinin dünyasını yansıtmak amacıyla çekilen fotoğraflar hemen kendini belli ediyor. eskiden bunun fotoğrafçının başarısı olduğunu düşünürdüm ama şimdi dahası da olduğunu fark ettim.

fotoğraf ile müziğin örtüştüğü durumların fotoğrafçının başarısından öte bir şey olduğunu fark etmem pj harvey'in o aykırı ve orjinal fotoğraflarının hepsinin yıllar boyunca maria mochnacz tarafından çekildiğini  öğrenmem sayesinde oldu. fotoğrafa ilgim olmadığından dolayı, hiçbir zaman bunları kim çekmiş diye merak etmemiştim. fakat kısa bir süre önce tesadüfen internette rastladığımda parçalar yerine oturdu. meğersem beğendiğim o kareler hep aynı kadının elinden çıkmış. kendisi, pj harvey'nin yıllardır birlikte çaldığı john parish ve mick harvey gibi meğersem ekibin bizzat içindeymiş. john parish'in kız arkadaşı olduğu zamanlar pj harvey'nin müziğinin içindeymiş ve o günden bu yana da içinde olmaya devam etmiş. bu noktada fark ettiğim şey, fotoğrafçı o müzisyenin sadık bir dinleyicisiyse fotoğraflar müziği yansıtıyor. tıpkı patti smith'in müziğiyle bire bir örtüşen fotoğraflarının robbert mapplethorpe'un elinden çıkması gibi. ya da joy division'un müziğini tünel atlarında resimleyen anthon corbijn gibi. aynı şekilde control filminin samimi olmasının nedeni de corbijn tarafından çekilmiş olması bana göre.

maria mochnacz'dan haberdar olduğumda ilk aklıma gelen, "demek ki bütün o fotoğrafları çeken kişi kendisiymiş" oldu. on dört yaşındaki ben'in, çıplak bir fotoğrafa baktığında gördüğü şeyin çıplaklıktan öte bir şey olabileceğini de gösteren bu kadından bahsetmek istedim. şurada pj harvey fotoğraflarıyla ilgili demişim ki:  "göğüsleri görünen bir kadının ortada olan tek şeyinin bedeni değil, aynı anda ciğerleri ve kalbi de olabileceğini idrak ediyorum." bütün bunların ardından fotoğrafla hiç ilgisi olmayan biri olarak benim anladığım şu ki, eğer bir fotoğrafçı müziğini sevdiği birini çekiyorsa, işte o kare müzikle bir şekilde örtüşüyor.

1 Temmuz 2011 Cuma

22


altı-yedi sene önce pj harvey'nin dry albümünü ilk kez dinlediğimde çok heyecanlandığımı hatırlıyorum. hemen sevmiştim diyemem ancak ilgimi çekmişti ve defalarca dinlemek istemiştim. dinledikçe sevdim, sonra ne anlatıyor diye dinledim. sözleri yakalamaya çalıştım. yakalayamadığıma baktım falan. aradan yıllar geçti ve şimdi o albümü tekrar dinlerken başka bir şeyin parçası olduğumu fark ediyorum. pj harvey o albümü yaptığında ben kadarmış. geçen hafta kulağımda dry, yolda yürürken aklımdan bu geçti. yıllar önce dinlediğim bu albümü ancak şimdi sözlerini anlayarak dinleyebildiğimi düşünüyorum. o zamanlar burada bahsettiği şeylerden haberim yokmuş, şimdi anlıyorum. kendime dönüyorum ve şunu diyorum, bu albümü yaptığında yirmi iki yaşındaymış.

bazı şeyleri yapmanın, söylemenin yaşı var sanırım. bu albümde dediklerini şimdi dese gayet lame olur ve ucuz buluruz (hani şebnem ferah gibi. hala onu dinleyen var mı yahu?). o yüzden de zaten artık savaş hakkında konuşuyor.

bu videoya pj'in eski performanslarını izlerken rastladım. dry albümünün çıktığı yıl, 1992, reading festivalinde kaydedilmiş. pj kalın kaşları, deri ceketi ve makyajsız haliyle son derece cool.
ayrıca bu şarkı 2011 yılında bile hala uç bir şarkı olma özelliğini koruyor bana göre. lady gaga'nın devrimci olduğu bağlamında çeşitli tezler öne süren yazılar okudum. evet, ikisi çok ayrı kulvarlarda ama şunu demek isterim ki bu şarkı tek başına bile lady gaga'dan daha devrimci.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

yıllarca bir arada çalmak

dorset

pj harvey, john parish ve mick harvey'in yıllardır bir arada müzik yapmaları üzerine bir şeyler yazmak istedim. yıllarca aynı ekiple müzik yapan, dönüşerek devam eden ve halen yaratıcılıklarını koruyan ekipleri seviyorum. beraber müzik yapan iki sevgili kadar, ya da arcade fire gibi bir aile kadar şirin başka ne var diye düşününce, müzik hayatlarına başladıkları zamandan bu yana beraber çalan bir ekip derim. hepsi kendi ismiyle yoluna devam ederken sürekli bir komşuculuk haliyle birbirlerine konuk olmalarını çok sevimli buluyorum. her birinin albümünde her enstrümanın sahibi hemen hemen aynıyken birbirinden bu kadar farklı işler çıkartabilmelerini ilham verici buluyorum. bu ekipte insanlar birbirinin yaratıcılığını kamçıladıkça ortaya samimi işler çıkmaya devam ediyor, en azından kendilerini sevdiğim için ben öyle düşünüyorum. her kafa ayrı ayrı güzelken, bir arada daha da güzel. üstelik bunu neredeyse yirmi yıldır yapıyorlar.

let england shake vesilesiyle mick harvey'in dönem dönem dinlediğim ve sonra unuttuğum albümlerine döndüm. en son çıkardığı two of diamonds'ı sevmiştim ama uzun süre dinlememiştim, unutup gitmişim. o albümden en dikkatimi çeken parça photograph olmuştu -ki kendisinin benim nazarımdaki cool ve karizmatik adam imajını birebir yansıtan bir parçadır. müzikle ilgili teknik bilgim yok, kendi halinde bir dinleyiciyim ama düzenleme denen şeyi bu parçada çok net algılayabiliyorum. iki-üç haftadır two of diamonds'ı yeniden dinliyorum ve zamanında hak ettiği ilgiyi göstermediğimi düşünüyorum. beni en çok şaşırtan şeyse, slow-motion-movie-star şarkısını sayısız kere dinledikten sonra nette araştırırken, şarkının pj harvey tarafından yazıldığını öğrenmem oldu. önce çok şaşırdım, vay anasını dedim. sonra düşündüm ve ben bunu daha önce nasıl fark edemedim diye kendime sordum. şarkı acayip pj harvey kokuyordu.

işte bunların ardından da yaptığım şey, aile gibi yıllarca bir arada çalmak üzerine düşünmeye başlamak oldu.

10 Nisan 2011 Pazar

pj harvey - on battleship hill


kendi kendime düşünmüşümdür, 2000'lerin ilk on yıllık döneminin üzerimde bıraktığı etkiyi tasvir etmem gerekirse hangi şarkıyı seçerdim diye. öyle çok oyalanmadan verebileceğim bir yanıtım var: blur'un out of time şarkısı benim 2000'li yıllar algıma hemen hemen karşılık gelir. think tank'in üzerinden sevdiğim onlarca albüm gelip geçse de, şarkının zihnime kazınan o imajının yerini alabilecek pek az şey oldu sanırım. ya da şöyle diyeyim, elbette oldu ama onları başka şeylerle özdeşleştirdim, çünkü içinde bulunduğum dönemin hissiyatını bir kere out of time ile özdeşleştirmiştim işte. dünyanın dışında bir zaman arayışı, boşluk hissi, karmaşa, başkalarıyla bağ kurma ihtiyacı falan. ne iyimserlik ne kötümserlik, sadece gerçekçiliğin baskın olduğu günler. beklerken sıkılmak nedir, out of time o hali bence güzel bir şekilde anlatır. sonra bugüne döndüğümde, çıktığından beri dinlediğim bir şarkı bana benzer bir soru sorduruyor. 2000'lerin ikinci on yıllık döneminde, ben artık büyümüşken dünyayı nasıl görüyorum? nasıl algılıyorum ve olan-bitenin üstümde bıraktığı ne? kafamda uçuşan kelimeleri, dilimin ucuna gelen ama tam olarak ifade edemediğim şeyleri on battleship hill bana anlatıyor. "hah, tam olarak böyle bir şey işte" dedirtiyor.

let england shake, son yıllarda gördüğüm en muhalif, en politik albüm. pj 90'larda kadın olmak/ilişkiler/cinsellik konularındaki sert, radikal ve eleştirel tutumunu bu sefer de savaş hakkında yazarak sürdürmüş. ırak ve afganistan'dan etkilenmiş. içine de biraz kara mizah katmış. the glorious land şarkısında arkadan kraliyet borazanı ötüyor, anlaşılan kendi memleketiyle dalga geçmiş. dediğine göre önceliği söz yazmaya vermiş. iki yıl boyunca sadece yazmış, müziği sonradan eklemiş. bunu duyunca şarkılardaki yazınsal metinlerin yoğunluğuna ve derinliğine anlam veriyor insan.

albümdeki şarkılar arasında beni başka türlü etkileyen on battleship hill oldu. "kekiğin kokusu rüzgarla taşındı, yüzüne değdi ve sana hatırlattı, zalim doğa tekrar kazandı." diye başladığı an dikkat kesildim. bahsettiği insanoğlunun zalim doğası da olabilirdi ama bende yaptığı ilk çağrışım diğeri oldu. insanın doğa karşısındaki acizliğini düşündüm ve bir süredir ben de buna kafa yoruyordum. şarkının, üzerinden doksan küsur yıl geçmiş bir savaşa bugünden bakması bana yol gösterdi. pj nefret dolu bir şeyin hala var olduğunu söylüyordu. onca yıl sonra bile doğa zalimdi (acaba insan doğası mıydı bahsettiği?). aslında hep öyle değil miydi? biz onu kendimize benzetmeye çalıştıkça, her şeye hükmetme hırsıyla doğaya zarar verdikçe onda nefret birikiyordu. benim doğaya dair ilk öğrendiğim şeylerden biri, bir gün tüm yapılanların hesabını sorabileceğiydi. tabiat her şeyden güçlüydü ve unutmazdı. kesilen her bir ağacın toprağında, kirletilen suda, dağın başında, her şeyde ama her şeyde bir iz kalıyordu. toprağın, suyun, havanın hafızası olduğunu öğrenirken, bir yandan da ona uymak gerektiğini öğreniyordum. eğer bir efendi varsa, o da tabiatın kendisiydi. bu yüzden olsa gerek en mantıklı din paganizm olmalı diye düşündüm. pj de böyle mi düşünür bilmem ama toprağın her zamanki haline döndüğünde hemfikir. "the land returns to how it has always been" diye lafa girdiğinde tüylerim diken diken oluyor. teknoloji ne kadar ileri giderse gitsin, doğayı istediğimiz gibi şekillendirebilme gücüne eremeyeceğimizi bir daha anlıyorum. başkalarının da anlamasını istiyorum; ürettikleri her şeyi övüne övüne pazarlamalarını, ya da aldıkları eğitimle her şeyi başarabilecekleri yanılgısından uyanmalarını istiyorum. ben bu konuda hayalperest bir romantik değilim ama onlar kendilerine hayran budala insanlar.



pj harvey röportajlarında bu albümde birinci dünya savaşını incelediğini anlatıyor. birkaç yerde bu şarkıda bahsedilen tepenin de gelibolu olduğu yazıyor. biraz araştırınca, literatürde battleship hill'in karşılığı olarak gerçekten de gelibolu çıkıyor. hatta conk bayırı diye adres bile gösterebilirim. oradaki insanlık hikayesini düşününce doğanın zalimliğinden bahsedilen kısımlar karşılığını buluyor. ölülerin kokusunu bastırmak için kullanılan bitkilerden haberdar olunca, kekiğin kokusunun rüzgarla taşındığını söylediği cümle anlamlanıyor. bunu öğrenince bir tuhaf oluyor insan, ürperiyor. gelibolu'yu ilk kez gördüğümde düşündüklerimi hatırlıyorum. bir okul gezisiyle gitmiştim ve ummadığım bir güzellikle karşılaşmıştım. gelibolu öyle güzeldi ki, savaşın olduğu cephe gördüğüm en güzel yerlerdendi, insan hayran kalıyordu. hem güzeldi hem de binlerce insana mezar olan bir yerdi. ikisini yan yana koyunca doğanın zalimliği (yoksa insanoğlunun mu demeli?) ortaya çıkıyordu işte. pj harvey'in dediği gibi doğa yine kazanıyordu.

kimileri bu yıllarda dünyada bir uyanışın olduğunu söylüyor, kimileri de güçlünün güçsüzü ezmesinin şiddetlenerek arttığını. benim neyin doğru olduğuna dair kafam karışık ama bildiğim bir şey var, o da bazen dünyanın gidişatından korktuğum. umutsuz değilim, olmak da istemiyorum çünkü önümde koca bir ömür var, daha hiçbir şey yapmadım bile. ama yine de ara sıra korkuyorum. dünyanın insanlardan öç almak için bir gün bir şey yapacağı fikri bana yakın geliyor. bir gün yer yarılacak ve herkesi, her şeyi içine çekecekmiş mesela. sonra toprak yeniden birleşecek ve belki de başka bir uygarlık yükselecekmiş gibi. bu noktada tekrar pj harvey'e dönüyorum. bu şarkıda şöyle benzetme yapmış: "çürümüş bir ağızdaki yarık bir diş gibi." uzun zamandır duyduğum en etkileyici şey.

aşağıda şarkının güzel bir canlı performansı var. aile albümünün sahnedeki yansıması: gitarda john parish, klavyede ve geri vokalde mick harvey. arkadan gelen tok sesiyle mick harvey albümde karizmayı konuşturmuş.


19 Nisan 2010 Pazartesi

mahremiyet


sene 2004. büyük bir müzik markette d. ile birlikte cd'lere bakıyoruz. birini alıp birini bırakıyoruz. satın alacağımızdan değil pek tabii, cd'ler dünyanın parası. biz ancak bakıyoruz. gözümüze kestirdiklerimizi sağdan soldan, ankara pasaj camiasından temin ediyoruz; çünkü internetten download işleriyle o kadar içli dışlı değiliz. elim pj harvey'nin "dry" albümüne gidiyor. arkasını çevirince pj'in göğüsleriyle karşılaşıyorum. o an bayağı şaşırdığımı hatırlıyorum. bütün bir 2004 yılı boyunca kulaklarımda sesi olan kadını fazla içselleştirdiğimden midir nedir, göğüslerini görünce az biraz alınıyorum. şimdi o halimi düşünüyorum da, on beş yaşındaki kendime gülmeden edemiyorum. ben kimim ki bir kadının çıplaklığına alınıyorum, ya da neden alınıyorum ki böyle bir şey karşısında? senden beklemezdim mi diyorum acaba kendimce, hani bize öyle öğretildi ya. yadırgamıyorum ama şaşırıyorum.

düşünceler beynimden öyle hızlı geçiyor ki artık beş dakika öncesine göre daha çok seviyorum bu kadını. yanımdaki arkadaşıma gösteriyorum, bak diyorum. o da gülüyor. uzun uzun baktığımı hatırlıyorum o resme. çıplaklığın akılllara ilk gelen anlamından başka şeyler ifade edebileceğini ben o an, tunalı'daki bir müzik markette anlıyorum galiba. göğüsleri görünen bir kadının ortada olan tek şeyinin bedeni değil, aynı anda ciğerleri ve kalbi de olabileceğini idrak ediyorum. röntgenini çektiren bir kadın var o resimde. zaten bütün şarkılarında her türlü acısı ve mutluluğu ortadayken, bedenini görünce yeni bir şey görmüş olmuyorum ki ben. ohoo diyorum, ben onun nelerini nelerini biliyorum. elbette ki bana göstermek istediği kadarını biliyorum ama yine de az şey mi duydum, dinledim sesinden?

o gün geriye dönüp bakınca çocukça bir anı olarak yer ediyor zihnimde. üstüne kendimce yeni fikirler temellendirdiğim bir başlangıç noktası oluveriyor. mahremiyet başka şeylerde diyorum. bir kadının göğüslerini görünce çok da bir şey görmüş olmuyor insan. hatta belki de hiçbir şey görmüş olmuyor. ne de olsa bir kadının iç dünyasını elbise altında aramak on dört yaşındaki ergen oğlanlara mahsus bir şey. umarım?