17 Ağustos 2011 Çarşamba

terrence malick günlüğü

hep duyardım ama hiç izlememiştim. bir insanın iki film çektikten sonra yıllar içinde bir efsaneye dönüşmesi, yirmi sene bir şey çekmedikten sonra tekrar sinemaya dönüp yine sinema tarihine geçecek bir filme imza atması vs. bunlar bana çok ilginç geliyordu. terrence malick'in hiçbir filmini izlemeden önce, kendisinden ne bekleyeceğimi bilmiyordum. filmleri nasıldı, okuduklarımdan edindiğim bir şey yoktu açıkçası. beni sarsacak biri miydi; yoksa izleyip seveceğim, eli yüzü düzgün filmlerin yönetmeni mi? bazı şeyler sözle pek anlatılmıyor. ya abartı kaçıyor ya sakil duruyor. izlemeden önce edindiğim izlenime göre terrence malick böyle bir adamdı, sineması pek de yazıya dökülebilecek cinsten değil. izledikten sonra ise kendisine dair bir tek bu noktada doğru şeyi yakaladığımı gördüm; evet, terrence malick sineması pek yazılabilir değilmiş.

yaklaşık bir ay önce üç filmini -badlands, days of heaven, the thin red line- arka arkaya izledim. bir ay önce izlememe rağmen şimdi yazmaya çalışmamın nedeni ise, bu süre zarfında kafamın bir köşesinde üç filmin de durması oldu. izlediği filmleri yazabilen biri değilim. zaten filmleri anlatan sinema yazılarını da pek sevdiğim söylenemez. ben genelde birinin izlediği filmle kurduğu öznel bağı merak ederim, bu yüzden de öznel sinema yazılarını okumayı severim. bir film o insana neler çağrıştırmış, başka hangi filmleri anımsatmış, kendi kişisel tarihinden nelerle bağdaştırmış vs. bunları daha çok merak ederim. bu merakım beni bazen tedirgin eder, başkasının hayatının dahil olmamam gereken bir kısmına girmişim gibi hissettiğim olur. hani duymaman gereken bir şeye yanlışlıkla kulak misafiri olmak gibi. işte böyle şeyleri düşünmeme rağmen ben de bu tarz şeyleri yazıyorum. terrence malick ile ilgili düşüncelerimi kendim için yazıyorum. yazıyorum ki o sayfayı kapatayım. kafamı toplayım ve aklımdan geçenleri şekle şemale sokayım.



izlediğim ilk film olan badlands'in başına otururken, o kadar etkileneceğimi düşünmemiştim. sonra days of heaven geldi. bir önceki filmi sevdiğimi bilerek, bunu da seveceğimi düşünerek izledim. the thin red line'da ise artık seveceğimi bilerek oturdum filmin karşısına. belki de hiçbir şey beklemediğim için badlands'ten o kadar etkilendim. south dakota civarlarında geçen film, aşık iki kaçağın yolculuğunu anlatıyor. geldikleri yer fakir bir bölge. adam çöpçü, kız da on beş yaşında, henüz bir şeylerin farkında olmayan, romantik hikayeye meyilli. ama asıl olay adamda. o zamanlar james dean meşhur ve ona benzemek istiyor. benzetiliyor da. bunu duyunca çocuk gibi seviniyor. çöpçülük istediği iş değil, kahraman olmak istiyor ama bunun antikahraman olup olmaması umrunda değil. bunu tartabilecek düzeyde değil çünkü. geldiği memleketi sevmiyor, zaten pek de sevilecek bir yer değil. sevdiği kızı alıp uzaklara gitmek istiyor. pat diye aklına geliyor, pat diye yola düşüyorlar. işte böyle bir adam var hikayede. konunun sıradanlığı mühim değil, anlatım tarzı benim aklımda yer ediyor. kurak toprakları, sarı bozkırı, yakan güneşi görüyoruz. insanlar hayvancılıkla geçiniyor, bir sürü çiftlik var ama hiçbiri zenginlik vaad etmiyor. bütünü değil de detayları görmek; çalı çırpıyı, börtü böceği görmek beni memnun ediyor. fotoğrafı seven biri değilken, beni filme çekenin bu görüntüler olması benim için büyüleyici oluyor.



days of heaven ise bu üçünün arasında beni en çok etkileyen film. gene kırsal kesim, mevsimlik işçiler, uçsuz bucaksız bozkır. yine bir adam ve bir kız var. adamın bir de küçük kardeşi var, filmi onun ağzından dinliyoruz. çiftliklerde çalışıyorlar, karın tokluğuna dense yeri. hasat zamanı geçince başka yere gitmek için trenlerin üstünde seyahat ediyorlar. sonra başka bir çiftlik, başka bir yer, yine aynı şeyler. rüzgar bozkırların üzerinden esiyor. otlar dalgalanıyor. bunu dediğim için kendime inanamıyorum ancak bu film şiir gibi (her insan evladı gibi elbet benim de bu benzetmeyi yapacağım bir yer gelecekti). yani bu film şiir gibi değilse başka hangi film öyledir, bilemem. ankara'nın bayağı bir dışında, allah'ın dağında geçirdiğim staj günlerinde etrafa baktığımda kendi kendime şöyle bir şey soruyordum, "ben bu görüntüyü nereden biliyorum?" birkaç gün böyle diyerek dolandım, buralar bana bir yeri çağrıştırıyor ama nereyi? sonradan jeton düştü, meğersem gidip gördüğüm bir yeri değil de days of heaven'deki bozkırları diyormuşum kendi kendime. bir süre çevrede kendimi filmdeki gibi bir yerde olduğumu farz ederek dolandım. düşündüğüm an, ne zaman istesem filmin atmosferini hemen yakaladım. böylece hem "şiir gibi" diyerek feci bir benzetme yaptım, hem de ucuz hayallerin peşinde koştum.



the thin red line ise bana bir savaş filminin erkek filmi değil, insan filmi olabileceğini gösterdi. terrence malick burada savaşa muhalif olmak için yapılabilecek en güzel şeyi yapmış: antimilitarist bir dille savaşı anlatırken doğaya methiyeler düzmüş. yaşamın özünü yüceltmiş ve asıl gücün doğada olduğunu göstermiş. ağaçlara, suya, hayvanlara hükmedilemeyeceğini biliyordum ancak bunu savaş teması üzerinden yapması fikri beni bir hayli etkiledi. vay be dedim. pj harvey'nin son albümündeki on battleship hill şarkısını andım bu noktada. doğa o kadar güzel ki bu güzellik bazen ezici bir hal alıyor. film bana şunu düşündürüyor: bir zamanlar çocukların koştuğu, yerlilerin yaşadığı yerlerde şimdi kanlar akıyor. bu dönüşüm gerçekten içler acısı.

bendeki aidiyet hissi, bir yerden ziyade dünyanın kendisine olan bir aidiyet. yaşama, içindeki güzelliklere, ağaca, suya olan aidiyet. bir ağacın yüzyıllar boyunca yaşayabildiğini düşünürsek, dünyanın gerçek sahibinin kimler olduğunu anlarız sanırım. o yüzden de "sahip olma" amacıyla başka topraklara saldırmanın kötü olduğu sonucuna kendiliğimden varıyorum. filmin didaktik bir tarzının olmaması, bildiğim savaş filmlerine hiç benzememesi beni etkiliyor. bildiğim hiçbir filme benzemiyor ama çanlar kimin için çalıyor romanına benziyor.



fotoğrafa, fotoğraf sanatına soğuk duran, açık olmam gerekirse fotoğraftan hoşlanmayan bir insan olarak bu tarz filmleri niye sevdiğimi çok açıklayamıyorum. zaten bir filmi sevmek için anlamak gerektiğini düşünmüyorum. ne de olsa film tecrübe edilen bir şey. benim terrence malick tecrübem ise beni hiç tahmin etmediğim yerlere götürdü. bozkırın sıkıcılığını ve tekdüzeliğini bilirdim ama bunların güzel olacağını düşünmezdim -belki de bozkırdan sıkıldığım için. her bir filminde doğayı filmin merkezine oturtan bir adama sempati duymamam olmazdı. neyle karşılaşacağımı bilmiyordum ama bunu da beklemiyordum açıkçası. terrence malick'in yıllar içinde neden bir efsane halini aldığını kendi çapımda anlamış olmaktan memnuniyet duyuyorum. bana zihnimden gitmeyen görüntüler verdi.

Hiç yorum yok: