bazen düşünüyorum, yürürken sokağı dinlemek yerine müzik dinlemeyi seçmekle bir şeyler kaçırıyor muyumdur diye. muhakkak kaçırıyorumdur. bu bir alışkanlık olmuş artık, iyi mi kötü mü bilmiyorum. dışarıda yürürken diğer sesleri de duymak gerekiyor, bunun eksikliğini hissediyorum bazen. bazı caddelerden yürürken, sokaklardan geçerken aklıma değişik şarkılar geliyor. zamanında aynı yollardan aynı şarkıları dinleyerek öyle çok geçmişim ki şimdi o sokakların bir sesi var gibi. bundan memnun muyum değil miyim bilmiyorum. uzun zaman önce her şeye bu kadar anlam atfetmenin iyi bir şey olmadığı kanısına vardım. artık şehrin değişik semtleri değişik albümlerle zihnime kazınmıyor, eskiden beri süregelenleri ise silmedim, silmeye de uğraşmadım; sadece o civardan geçerken aklıma geliyor.
ziya gökalp'ın aklıma slowdive ile kodlandığını birkaç gün öncesine kadar hiç fark etmemiştim. birden içime bir kasvet oturdu. lisenin son yılı, öss, testler, dersane, alelacele yenen yemekler, uykusuzluk, daha çok test, kahveyi hayatıma sokuşum, gözümü bozuşum, ilk defa gözlük takışım, sonra yine testler... bunların hepsi öyle bunaltıcı şeyler ki tek yaptığım müzik dinlemek. akşam dersaneden çıktığımda karanlıkte ziya gökalp'ten kolej tarafına yürürken slowdive dinlerdim. eve gidince uyumak isterdim ama çözmem gereken testler olurdu. bir zaman gelecek ve bunların hepsi geçecek derdim. ziya gökalp'in akşam karanlığında ne kadar kasvetli olduğunu anlatamam, buhranlı sanat filmi çekebilirsin. oldum olası sevmem oraları. bana hep çözdüğüm testleri, sakarya'dan ayaküstü yediğimiz yağlı, pis yemekleri hatırlatır. sabah saat yedide okula giderken dinlediğim souvlaki albümünü, şarkının kaldığım yerinden akşam sekiz-dokuz gibi eve dönerken dinlerdim. o zaman kaçabildiğim tek yer albümlerin içiydi, şarkılara derin anlamlar yüklemek hep bu yüzdendi. millet artık evine gitmişken, liseli çocukların ağır çantalarıyla tenha sokaklarda dolaşması çok can sıkıcı. neyseki o travmatik günler geride kaldı.
mojave 3'yi ilk kez iki sene önce dinledim. artık öss gibi bir şeye çalışırken dinlemediğimden olsa gerek, slowdive'a göre daha pozitif şarkıları olduğunu düşündüm. ne onlar aynı ne de ben aynı olduğumdan böyle bir kanıya kapılmış olabilirim. kulağıma takıp, yorganın altına girdiğimde içime huzur salan excuses for travellers albümünü, on beş yaşındaki bir ergenin sevdiği albümü bağrına basması gibi sevdim. hala böyle şeyler hissedebildiğim için kendi adıma sevindim. "in love with a view" şarkısını defalarca dinledim. bu albümü hiçbir ankara sokağıyla değil, kendi odamla özdeşleştirdim. birini sevmek demek acı çekmek olmamalı, bilakis mutluluk getirmeli diye düşündüm.
en manzaralısından.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder