15 Ağustos 2011 Pazartesi

little life, how did you be so lucky ? Little life, if you were a bird how would you fly?

hazır herkes buradayken ve iki arkadaşımız master için başka memlekete gitmeden bir yemek düzenleyelim dedik. herkes görüşelim ister ama kimse böyle organizasyon işleriyle uğraşmak istemez, o yüzden herkese haber veren hep ben olurum. bundan hiç şikayet etmem; çünkü insanları bir araya getirmek beni mutlu eder. yine herkesi arayan ben oldum, hepsi bu fikre bayıldı. uzun zamandır bu kadar kalabalık bir topluluk olarak görüşemediğimizden dolayı olsa gerek, kimse olmaz demedi, herkes o gün oradaydı.

o günkü yemeğe uzun zamandır duymadığım bir heyecanla hazırlandım. öyle ki saçımla bile uğraştım, sırf farklı bir şey olsun diye hayatımda dördüncü defa denedim, maşa yaptım. oraya gidene kadar keyifli bir hal içindeydim. herkesi görünce, masaya oturunca, yemeğimizi yemeye koyulunca mutlu olduğumu biliyordum. sonra içimi tuhaf bir his kapladı, her şey birden manasız göründü. sevdiğim insanların yanındaydım ama birkaç saat önceki neşeli halimden eser yoktu. birden sıkılmaya başladım, öyle bir sıkılma ki anlatamam. gözüm saate takıldı, vakit geçmez oldu, sohbetlere dahil olmak içimden gelmedi. sorun yanlarında olduğum insanlarda değildi, sorun tamamen benimle ilgiliydi. herkesin anlatacak bir şeyi vardı ama benim yoktu gibi hissettim. dinleyen, hep dinleyen bendim. paylaşacak bir şeyim yoktu, olsa bile anlatmak beni yorardı şimdi. "seneye iftarı amerika'da açarız artık" diye bir laf duydum o sırada, ardından da kahkahalar kahkahalar... ben de gülmek durumunda kaldım ama aslında içten içe burulduğumu hissediyordum. bu lafta beni kıran bir şey vardı ve ben tam olarak ne olduğunu bilmiyordum. seneye amerika'da olması kesinleşmiş iki arkadaşım, başvurularını yapmış arkadaşlarım vardı. kalanların birçoğuysa toefl, gre gibi şeylerle uğraşıyorlardı. emindim ki birkaç kişi daha gidecekti ve evet, seneye başka bir memlekette kendi aralarında yemek düzenleyebilecek nüfusu elde edebileceklerdi. bunları düşünürken her şeyden uzaklaştım, resmen sesler uzaktan gelmeye başladı. eğer bir filmin içinde olsaydık, kamera bana odaklanırken arkadaşlarımın görüntüsü bulanıklaşmaya başlardı.

ben onları mı düşünüyordum, yoksa kendimle mi hesaplaşıyordum bilemedim. üç tanesi bu sene mezun olmuş, istanbul'da iş bulmuş ve oraya gidecekken, çoğu son seneye geçmişken ben ne yaptım, okulu uzattım. matematiksel olarak bakınca, diplomasını en son alacak kişi olarak insanları bu şehirden yolcu edecek olanın ben olacağımı gördüm. herkesin sırayla gittiğini gören kişi olmak kalp kırıcı. henüz bir yere gitmediğim için mi bir burukluk yaşıyordum, yoksa tüm arkadaşlarım gitmek üzere olduğu için mi, bilmiyorum. bunun içinde bencillik yok, kıskançlık hiç yok, sadece kendini zaman zaman yetersiz hissetmek vardı. bütün yemek boyunca aklımdan bunlar geçti, hangi yolu seçeceğimi bilmemenin verdiği huzursuzluğu hemen ensemde hissettim. herkesin bir planı vardı, anlatacak şeyi vardı ama benim ne yapacağım belli değildi. gözümün önünde akademiye atılan da vardı, hemen türk sanayisinin kollarına kendini atan da. bense okulu uzatandım. tuhaf bir şekilde hayatım hiç aklımda olmayan seçimler üzerinden ilerledi. bölümümü seçişim (ya da seçemeyişim?), ben başka alana yönelmek isterken danışman hocamın bana zorla aldırdığı teknik seçmeliler ve kaderin bir oyunu olarak benim o dersleri gerçekten sevmem vs. vs. stajda bile hiç aklımda olmayan bir alanın karşıma çıkışı, herkes öeh derken benim hidrojen sülfür kokusuyla yaklaşık bir ay geçirmem ve bundan hiç pişman olmamam vs. vs. bunların hiçbirini ben istemedim, bir şekilde öyle oldu ama mutsuz da olmadım. tek bildiğim hayatımın hiç önceden istediğim ya da planladığım -kendimce- şekilde gitmediğiydi. arkadaşlarım hep "ben şu alanda çalışacağım/ araştırmamı bu alanda yapacağım" derlerken, ben hep x alanını isteyip y alanında buldum kendimi. bu benim beceriksizliğim değildi, bir şekilde hayat öyle oldu. belki kendimi avutmak için diyorumdur, bilmiyorum; ancak hayatımın hep bilmediğim yönlere kayışından zevk almıyor da değilim. ilerde ne yapıyor olacağımı gerçekten ben de merak ediyorum.

bütün bunları düşündüğüm gecenin sonunda amerika'ya gidecek olan arkadaşımla kızılay'a geldik, güvenpark'ta ikimiz de kendi dolmuşlarımıza binmeden önce vedalaştık. iyi şanslar diledim, yolun açık olsun gibi şeyler söyledim, başka ne denir bilemedim. dolmuşa bindiğimde etrafın sessizliği, gecenin karanlığı beni korkuttu. saat gece on ikiydi ve ben muhtemelen son dolmuşa ya da sondan bir öncekine yetişmiştim. neyseki yetişmiştim. sokaklar bomboştu, kızılay iğrençti, sadece kokoreççilerin çevresinde birkaç insan vardı, o kadar. yol boyunca neye üzüldüğümü bilmeden üzüldüm. "seneye de iftarı amerika'da yaparız" lafı beynimin içinde döndü durdu. ben oruç tutmam, yıllardır tutmadığım oruçların iftarlarını düzenleyen kişi olarak tarihe geçebilirim. ama mühim olan birarada olmaktı, seneye ve daha sonraki seneye istesem de bu kadar insanı biraraya toplayamazdım, imkansızdı. sanırım arkadaş grubumu bu kadar kalabalık olarak topluca görüşüm o akşamdı. kendimi kötü hissettim. gece korkutucuydu ama daha korkutucu olan aklıma bir dizi sahnesinin gelişiydi. küçükken süper baba'yı izlerdim, şevket altuğ'un oynadığı fikret babam olsun isterdim. küçük halimle o diziden aklımda kalan bir sahne vardı, artık nasıl zihnime kazınmışsa. bir gece geç vakit, fiko ile nihat mahallenin meydanında yürüyorlar. galiba fiko'nun sevdiği kadın uzaklara gitmekte, bunlar konuşarak yürürken birden fikret sinir krizi gibi bir şeye giriyor. bir tane dükkanın kepenklerine saldırıyor ve sallamaya başlıyor. "doğduğumdan beri bu mahalledeyim, burada büyüdüm, burada evlendim, baba oldum; burayı hiç terk edemedim, herkes gitti, bir tek ben kaldım, yeter artık, yeter" diyor. birebir bu laflar olmasa da diyaloğun ana fikri buydu diye hatırlıyorum. bir zamanlar babam olmasını istediğim adamla şimdi kendimi özdeşleştirmem çok komiğime gidiyor. ben ne zaman o kadar büyümüşüm ki diyorum. herkesin gitmesinden ve benim fiko gibi buraya çakılı kalma ihtimalimden çok korkuyorum.
***
eve geldim ve josephine foster'ın şu şarkısını dinleyerek uykuya daldım. aradan birkaç gün geçti ama hala bu şarkıyı dinliyorum ve dinginliğe erişmeyi bekliyorum:

josephine foster-little life

Hiç yorum yok: