nils frahm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nils frahm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2018 Cuma

nils frahm'ın müziğini elbette ki kırılan cam sesine tercih ederim

bu hafta benim için oldukça tuhaf bir haftaydı. aksilikler üst üste geldi ve günler bitmek bilmedi. cuma akşamına sağ salim ulaştığım için mutluyum. ulaşamaya da bilirdim. haftanın başlangıcında bir kaza atlattım. evdeki mutfak dolapları üzerime düştü. nasıl kurtuldum, hiçbir fikrim yok. bana bir şey olmadı ama ya olsaydı diye düşününce kötü hissediyorum. üzerime çay ve yulaf paketleri düştü ama hemen yanıma mutfak dolabının içindeki tüm tabak çanak büyük bir gürültüyle devriliverdi. evde şu anda iki üç tabaktan ve iki üç bardaktan başka hiçbir şey kalmadı. her şey kırıldı. muhtemelen bu hafta sonu bir şeyler alacağız. ama bir yandan da ev arkadaşımla birbirimize sesli olarak dile getirmediğimiz bir düşüncemiz var. sanırım bir konuda hemfikiriz. evdeki her şeyin kendi kendini imha etmesi bize bir işaret mi acaba diye düşünmekten kendimi alamıyorum. böyle batıl inançlarım yok ama ikimizin de ayrı ayrı acaba bu evde ve bu şehirde devam etmememiz mi gerek diye düşündüğümüz bir dönemde evin bize sürekli sorun çıkarması manidar. evet, zamanlaması oldukça manidar. artık bir şey almaya niyetlenirken almasak mı, bakalım bu sene sonunda burada mı olacağız, diyorduk. tam da bu dönem mutfak eşyalarımız sıfırlandı. 

etrafı temizlemek öyle uzun sürdü ki anlatamam. biz temizlediğimizi sandık ama sürekli bir yerlerden cam parçaları çıkıyor. umarım tamamen temizlemeyi başarmışızdır. bu temizliği yaparken boynumun ağrısı devam etmekteydi. halbuki doktor beni ciddi şekilde uyardı, bir sürü ilaç ve jel verdi. ben de bu halde kalktım, yere dağılan cam parçalarını temizledim. her akşam dinleneceğim diye geldim, bir türlü olmadı. tıpkı her akşam ders çalışacağım diye eve gelerek, çalışamamam gibi. bir akşam ustalar, iki akşam temizlik, bir akşam fizik tedavi doktoru randevusu derken cuma akşamını ettim bile. neyse, hafta sonu çalışmayı planlıyorum. umarım bir aksilik çıkmaz.

bütün bu fiziksel yorgunluğun ve iç sıkılmasının arasında bu hafta çok güzel bir albüm dinledim. nils frahm'ın ocak ayında çıkan all melody albümü. oldukça elektronik, deneysel ve melankolik. bu tarz müziği tanımlamak için birçok sıfat kullanılıyor. çoğu da mimariden çıkma kavramlar. bu şekilde düşününce nils frahm'ın yaptığı müzik benim için daha da anlam kazanıyor. röportajlarında ve albümle ilgili bilgilerde albümü kaydettiği mekanın (funkhaus-berlin) bu müziği şekillendiren birincil unsur olduğunu söylüyor. 1950'lerden kalma mekanda kendine bir stüdyo kurmuş ve neredeyse orada yatıp kalkmış. mekanın akustiğinden ve kayıt için elverişli bir ortam olmasından bahsederken, benim de aklıma kendi kişisel tarihimde kurduğum müzik ve mekan ilişkisi geliyor. teknik bir kulağım olmamasına rağmen bazı mekanlardaki ses farklılığını anlayabiliyorum. eskiden dikkat etmezdim ama şimdi müziğin dinleyiciye ulaşırken kat ettiği teknik yolculuğu da merak ediyorum. sanırım müziğin sanatsal kısmına aklım ermediği için, ben yine mühendisliğe en yakın bunu buldum. müzik, tüm sanat dallarından farklı bir soyutlukta. resim gibi ya da heykel gibi değil. kuş sesine erişmeye çalışmak demeyeyim fakat doğada seslerin bütününe ulaşmak mümkün değil gibi. doğru mu düşünüyorum, emin değilim. bana öyle geliyor. yani bir sesler bütününün doğada taklidi yok. matematiğin bile var ama bir müzik eserinin baştan sona yok. bilemiyorum, tam anlatamadım. nils frahm'ın bu albümü bana böyle kavramları düşündürdü. bohem sanat ortamlarının kalbi berlin'de olsaydım belki daha başka şeyler de düşünebilirdim. 

crack magazine albümle ilgili on iki dakikalık bir video çekmiş. nils frahm ile tam da albümün kaydedildiği mekanda bir röportaj yapmışlar. arada şehirden görüntüler. albümün en sevdiğim parçası olan sunson'a da video içerisinde yer vermişler. benim için şimdilik bir numara sunson, iki numara a place, üç numara harm hymn.
***
bu sabah kalktığımda bir-iki saniye için cumartesi sabahına uyandığımı düşündüm. sonra cuma olduğunu fark ettim ve büyük bir hayalkırıklığı yaşadım. ardından bütün haftamın benzer bir kalp kırıklığı içinde geçtiğini hatırladım. yani tam olarak neden böyle hissediyorum, bilmiyorum. daha iyi hissetmek için çabalamalıyım. giden arkadaşımın, giderken bana hediye ettiği gömleğe gözüm ilişti. tez jürisinde giyersin diye aldım demişti. yani bazen kendim için değil ama bana inanan insanları hayal kırıklığına uğratmamak için çalışıyorum gibi geliyor. gömlek beni bekliyor. ben de çalıştığım saatlerde nils frahm'ın all melody albümündeki gibi müzikler dinliyorum. bence odaklanmaya  inanılmaz derecede yardımcı oluyor. akademideki arkadaşlarıma selam olsun.

26 Eylül 2016 Pazartesi

reha erdem'den koca dünya


eski dostum pelin, tanıdığım en sıkı reha erdem izleyicisi. hatta bence reha erdem sinemasının en büyük hayranı olabilir. bana sadece reha erdem'i değil, sinemaya dair birçok şeyi öğreten pelin ile dostluğumuz da lise yıllarında sinema üzerinden olmuştu. halen de hangi filmi izlemem gerektiğini ona sorarım, beni yönlendirmesini isterim. bana öğrettiği onca şeyin arasında reha erdem'in bende ayrı bir yeri var. hem bana dostluğumuzu çağrıştırdığı için hem de dünyaya isyan eden içimdeki çocuğa benzer bir çocuğu kendisinde gördüğüm için reha erdem'i severim. bu sevgi, onun eserlerini objektif değerlendirmemi engelleyebilir; çünkü başta beş vakit olmak üzere, büyüme çağı buhranlarıyla baş eden çocukları anlatan reha erdem filmlerini bağrıma basıyorum. 

farklı ülkelerde yaşasak da buluştuğumuz ilk gün pelin ile birlikte koca dünya'yı izledik. 73.venedik film festivalinde jüri özel ödülünü kazanan film, belli bir süre için festivalin sitesinden dört euro karşılığında izlenebiliyordu. bu fırsatı kaçırmak istemedik. koca dünya'nın fragmanını gördüğüm andan itibaren filme dair büyük bir beklenti içine girdim. harika görüntülerden oluşan fragman bize yine bir büyüme hikayesi sunuyordu. bu görüntüler reha erdem'in beş vakit, hayat var, kosmos ve jin'de de birlikte çalıştığı görüntü yönetmeni florent herry'nin eseriydi. fazla diyaloğa ihtiyaç duymadan çok şey anlatabilen reha erdem sinemasını florent herry'siz düşünmek olası değil. film, insanların içinde ve şehirde yaşamayı reddeden iki kardeş ali ve zuhal'ın hikayesini anlatıyor. şehirden kaçarak ormanın içinde kendilerine sıfırdan bir hayat kuruyorlar. ergenlik çağındaki çocukların gerçek hayata -gerçek hayat ne demek?- uyum sağlayamamaları ve kendilerine ancak doğa içinde, insanlardan uzakta bir yer bulmalarının hikayesi olan bu film, son derece naif ve kırılgan. reha erdem bence özellikle kız çocuklarının dilinden iyi anlayan bir adam. daha doğrusu şöyle diyeyim; bizim gibi ataerkil bir kültürde, baskı altında büyüyen kız çocuklarının dilini anlıyor. bunu bir sinemacı kurnazlığıyla da yapmıyor ya da en azından bende bıraktığı his bu değil. kız çocuk olmaya, genç kızlıktan kadınlığa geçişteki o sancılı ruh durumuna hassas ve kırılgan yaklaşıyor. cinsiyetçi olmak istemiyorum ama maalesef şuna inanıyorum; erkek algısında kısır bir nokta var ve bir duvara toslanıyor. ondan ötesine geçilemiyor. ne yazık ki olmuyor. bunun tersini düşündüğüm çok az durum/insan var. reha erdem de benim için onlardan biri. bu toplumda büyümüş her kadının travmatik bir dönüşüm süreci var. reha erdem bir erkek olarak bunu çok iyi anlamış. bu nedenle de çok iyi anlatabiliyor. üstelik fazla söz söylemeden, diyaloğa girmeden anlatıyor bunu. onun sinemasında en hoşuma giden şeylerden biri kelimeleri oldukça ekonomik kullanması. bir saç telinin havalanışında, ışığın ağaç dalları arasından yansımasında, bir tülün uçuşunda kulağıma onlarca söz geliyor. 

koca dünya diğer reha erdem filmlerinin devamı gibi. fazla şey söylemeden, hiçbir iddia içermeden hikayesini anlatıyor. baş karakterleri canlandıran ecem uzun ve berke karaer'in oyunculukları incelikli ve harika. ben izlediğim şeye dair hislerimi kelimelere dökemiyorum; çünkü hissettiklerime bir isim bulamıyorum. göğsümün üstüne oturan o ağırlık üzüntü mü, hayata karşı duyduğum öfke mi, bu ülkenin bende yarattığı umutsuzluk mu bilmiyorum. tek bildiğim reha erdem'in bu filmi yine içime işliyor. bu filmini de çok seviyor ve beş vakit ile hayat var'ın yanına ekliyorum. film boyunca arkadan ince ince içimize işleyen bir müzik var ki bahsetmeden geçmek olmaz. nils frahm'ın tristana şarkısı bütün film boyunca defalarca çalıyor. şarkı 2009 yılındaki wintermusik albümünden. altta bu şarkıyı paylaşıyorum ve filmin içimde bir süre daha kalacağını bilerek müziği dinliyorum.

30 Ağustos 2012 Perşembe

favori dream team'im

bu video'yu ilk kez 2012 kışında bir zaman izledim. o zamandan beri de arada açar izlerim. her ne kadar şu sıralar son derece sıkılgan bir insan olsam da bu performansı 234567807. kez zevkle izlediğimi görünce durumun o kadar da kötü olmadığını anlıyorum. video'yu bilgisayar ekranımın başından izlememe rağmen her seferinde yaşam adına şevkle doluyorum. hayattayım ve böyle güzel bir şeye sanal yoldan da olsa tanıklık etmek beni iyi hissettiriyor. tam anlamıyla bir dream team. her biri tek başına olağanüstü güzel müzik yaparken, bir de bir araya gelmişler yahu. en çok hangisini seviyorum bilmiyorum.

18 Şubat 2012 Cumartesi

ólafur ile nils, arkadaşım ile ben

birkaç gün önce bir şey oldu. birkaç arkadaş genişçe bir masada oturmuş, sıkıcı işlerle uğraşıyorduk. herkesin bir noktadan sonra dikkati dağıldı ve yaptığımız işten uzaklaştık. başka şeylerin muhabbetini yaptık, oyalandık. beraber iş yaptığım arkadaşlar samimi olduğum insanlar değillerdi, kimse kimseyle samimi değildi. o yüzden vakit kaybettirici konuşmalarımızda bile belli bir ölçü ve kontrol vardı. masadakilerin çoğunun kahve/sigara/hava bahanesiyle masayı boşalttıkları bir zaman diliminde, yanımda oturan arkadaş masaya başını koydu ve çok uykusu olduğunu söyledi. yorgun olduğunu görebiliyordum. birkaç dakika öylece kaldı. sonra başını kaldırmadan canının çok sıkkın olduğunu ama neden sıkıldığını bilmediğini söyledi. olur öyle dedim, bu aralar benim de canım sıkkın diye ekledim. sonra o gözlerini ovuşturdu, bir ara başını masadan kaldırdı ama sonra yeniden koydu. bu sefer başı masada, bana bakarak konuşuyordu. eskiden bu uğraştığımız şeyi yaparken çok zevk alırdım dedi, şimdi ayaklarım geri geri gidiyor gelirken. niye dedim, bilmiyorum dedi, sanırım biraz sıkıldım. bir şey demedim bir süre, düşündüm. benim de öyle galiba dedim. aman bunu bizimkilere söylemeyelim dediğimde güldü. bir süre önce bu işi yaparken öyle mutlu oluyordum ki anlatamam; birkaç ayda bu hale gelmeme şaşırıyorum dedi. bütün bunları söylerken başı halen masadaydı. o bütün bunları anlatırken benim içimden onun başını okşamak geçti. çok güçlü bir şekilde yanımdaki çocuğun başını okşama isteği duydum. saçlarına dokunmak, boşver ya sıkma canını demek, hem zaten hangimizin canı sıkılmıyor ki demek istedim. bu dokunma isteğinin kaynağı, karşıdakine o anda duyulan fiziksel/kimyasal çekim değildi; ancak içimden gelene engel olmasam, muhtemelen öyle anlaşılacaktı. bunu bildiğimden hiçbir şey yapmadan durmaya devam ettim. canının ne kadar sıkkın olduğunu anlatan ve uyuma ile uykuya karşı direnme halinde olan çocuğun başını okşamamak için kendimi zor tuttum. son zamanlarda canı en az benim kadar sıkılan bu kişiye dokunarak, aslında ondan ziyade kendimi rahatlatmak niyetinde olabileceğimi düşündüm. bazen akıp giden hayatı hissedebilmek için bir başkasına dokunmam gerekiyor. bunun illa sevdiğin insan olması gerekmiyor. bir dostumun sırtını sıvazladığımda, biri bana sarıldığında o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. unuttuğum bir şeyi hatırlıyorum. manen tatmin olmak için kimi zaman fiziksel olarak da hissetmek gerekiyor. bir başkasının güçsüz anında ona destek olmak isterken, aslında kendime dayanak sağlamak istiyorum. o şimdi kendinden bahsediyor ama ben de tam şu an sırtımı sıvazlayan bir el olsa diye aklımdan geçiriyorum. sonra kolum karşımdaki çocuğa uzanmak istiyor ama olmuyor işte. bazen her istediğimizi yapamıyoruz. bu geçen birkaç günde hem bunu düşünüyorum hem de bir erkeğe kaç yaşından sonra çocuk demeyi bırakmam gerektiğini.

bu durumun ardından dün bu videoya denk geldim. ólafur arnalds ile nils frahm'ın emprovize olarak icra ettikleri bir parça. berlin'de bir ólafur arnalds konseri. hatta dinleyiciler arasında peter broderick de var. ólafur, "bugün dostum nils de burada ve şimdi onu sahneye çağırıyorum." diyor. nasıl utangaç, konuşurken nasıl utanıyor anlatamam. daha önce hiç prova yapmadık derken elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor. ilk birkaç dakika "hay allah napalım ki? öyle mi yapsak böyle mi yapsak?" deyip duruyor ólafur. böyle mahçup bir ev sahibi havası var ve üç-dört dakika boyunca birbirlerini yakalamaya çalışıyorlar. kolları birbirine çarpıyor çalarken. altıncı dakikada bir an geliyor, ólafur arnalds neredeyse nils frahm'ın sırtına başını koyar gibi, onun çaldığı müziği dinliyor. bir yandan kendi çalıyor ama nils frahm'a göre parçayı şekillendiriyor. birkaç saniye nils'in sırtına kulağını yaslayarak dinliyor. sonra onu yakalıyor ve kendi parçalarını yaratıyorlar. parça muazzam bir uyum içinde alıp başını gidiyor. videonun sonunda ólafur arnalds yanlış bir nota basıyor ve nils frahm "oh my god! ne yaptın?" diyor, bizim ólafur yine utanıyor ve nils frahm ólafur'un başını göğsüne yaslayarak onu seviyor. gördüğüm en güzel şeylerden biri olarak bu anı zihnime kaydediyorum. hatta başa alıp bir daha izliyorum. içinde olmadığım bir konserdeki bu anı, bilgisayarımın ekranından izlerken bile bu iki müzisyen arasındaki sevgiyi hissedebiliyorum. bir insan dostunu böyle sever. başını okşar ve kulağını onun sırtına verip, çaldığı şeyi dinler. benim çaldığı şeyi dinleyeceğim dostum yoktur ama kocaman olarak kucakladığım insanlar vardır. başını göğsüme koyan iki-üç dostum, çekinmeden ve utanmadan sırtını sıvazladığım insanlar, anlatsam derdimi anlayacak arkadaşlarım vardır. bütün bunlardan sonra ben daha ne isterim ki diye düşünürüm. sağlığımız sıhhatimiz yerinde olsun, sevdiğimiz insanlar çevremizde olsun, ben daha ne isterim ki derim.