5 Nisan 2018 Perşembe

chad lawson konseri

dün gece salon iksv'de çok güzel bir konser vardı. amerikalı piyanist chad lawson ve ona keman ve çelloda eşlik eden jeffrey bruinsma ve alistair sund ile birlikte sakin ve huzur dolu bir akşam geçirdik. chad lawson'ın müziğini modern klasik ve minimal piyano melodileri olarak tanımlayabiliriz. aslen caz eğitimi almış olan lawson, dün gece hem kendi bestelerini hem de the chopin variations albümünden eserlerini çaldı. 

minimal piyano eserleri deyince bir konserin benim açımdan oldukça güzel geçeceğini tahmin edebiliyorum. chad lawson ile önceden tanışıklığım vardı. bu sebeple nasıl bir atmosferle karşılaşacağımı biliyordum. konser deneyimlerimi anlatmayı pek beceremiyorum. yapabildiğim kadarını yapmayı da unuttum ya da artık işin o kısmını anlatmak içimden gelmiyor diyeyim. daha çok bir konserin bana hissettirdikleri, zihnimden geçen düşünceler ve o konsere gitme/konserden geri eve dönme pratiği içinde bulunduğum ruh halinden bahsetmek beni daha çok rahatlatıyor. çünkü bir noktada bunları ifade etme ihtiyacı duyuyorum. aksi takdirde içimdeki hislerden kurtulamıyorum. oysaki kurtulmak istediğim çok şey var. 

chad lawson'ın inceliği, nazikliği ve hoş sözleri beni düşündürdü. yani ince bir söz duymayı kim istemez ki diye düşündüm. özenli insanlarla günlük hayatta rastlaştığımda o özeni takdir ediyorum. bu hissi özledim. hem de öyle çok özledim ki. ben dün gece özen ve güzellik gördüm. karşımda böylesine başımı iki elim arasına aldıracak bir kemanla karşılaşmayı ummuyordum ama karşılaştım. başım bedenime ağır geldi. gözlerim fazla geldi. bazen böyle oluyor, başımı alıp yanıma koymak istiyorum. başımı bir duvara yaslamak istiyorum. işte o yorgunluk yine geldi. bu sefer müzikle ve güzel bir şekilde. bir süredir kalbimin adeta saatli bir bomba gibi attığını duyuyorum. yani varlığını en çok duyduğun organın ne deseler, kalbim derim. bir saniye sussan ya, birazcık diye yalvardığım oluyor, o derece. gece demeden, gündüz demeden güm güm atıyor. banyo yaparken, süt içerken, temiz bir nevresime ilk uzandığım an ve bir de böyle sakin, güzel eserleri dinlerken bir nebze yavaşlıyor. dün tamamen yavaşladı diyemem ama biraz yavaşladı. aylar önce olsa tamamen de yavaşlardı. ben dalıp giderdim, kendimi de unuturdum, eve dönüşü de. ama dün gece o güzelim müzikte bile zihnim susmadı. düşünceler, düşünceler birbirini kovaladı. bir an durdum, bir dakika dedim. bu güzel konseri kendi kendime mahvetmemeliyim. sonra yine konserin içine dönmeye çalıştım. bir noktada gözlerimin dolmasına engel olamadım. çünkü artık hüzünlü şeylere değil, güzel şeylere duygulanıyordum. o anın benim günlük yaşamımda oldukça kıymetli bir zaman dilimi olduğunun farkındaydım. o an, bu şehirde olmak isteyeceğim başka bir yer yoktu. işe gidince orada olmak istemiyordum, eve gelince de evde. ama o konser mekanında, müziğin yanı başımda olmasından duyduğum hoşnutluğu, eve gelinceye kadar sakladım. yatağa girinceye kadar. sabah uyandığımda ise inanılmaz bir mutsuzluk hissediyordum. neden böyle bir olmamışlık, yapamamışlık ve hayata dair bir başarısızlık hissediyordum, bilemiyorum. halbuki sakin sakin yaptığım bir vapur yolculuğu sonunda ulaştığım güzel bir konser mekanı, oldukça güzel bir müzik ve sonrasında beni birkaç zaman -umuyorum ki gün bazında olsun- idare etmesini beklediğim bir ruh hali vardı. ama duyduğum huzursuzluk üst seviyelerde. 

konseri anlatamadım. keşke anlatabilseydim. şimdi umudum yarın geceki balmorhea konserinde. tam da yakın zamanda "müziği bir baş etme mekanizması olarak kullanmak zararlı mı?" başlıklı bir yazıyı okuduktan sonra tek diyebildiğim, ben müziği ilaç niyetine alıyorum. 

Hiç yorum yok: