viyana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
viyana etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2016 Cuma

almanca aşk: bachmann ve celan

bundan yaklaşık iki sene önce şair ingeborg bachman ile şair paul celan'ın yirmi yıla yayılan mektuplaşmalarının derlendiği kalp zamanı kitabını edinmiştim. başucumdaki komodinin üzerinde onca zaman durdu. arada içini açıp karıştırdım, gece uyumadan önce rastgele bir mektup seçerek okudum ama hiçbir zaman düzenli okumadım. başucumdaki kitaplar değişse de kalp zamanı orada durdu. ne zaman iki-üç mektubu ardı ardına okusam içimi hep tam tarif edemediğim bir his kapladı: sıkıntı mı desem, depresif hisler mi yoksa karamsarlık mı desem. o mektuplarda olan bir şey, beni kitabı devamlı ve düzenli okumaktan alıkoydu. mevsimler değişti, aylar geçti, bir şeyler başladı, bir şeyler bitti, bir sürü iyi şey olduğu gibi kötü şeyler de oldu. ancak o kitap oradan hiç kalkmadı. hep göz hizamda, bir türlü bitiremediğim kitap olarak orada kaldı. sonra birkaç ay önce tesadüfen paul celan'ın şu anda piyasadaki belki tek eli yüzü düzgün şiir derlemesi olan ellerin zamanlarla dolu kitabını gördüm. aldım, eve getirdim. içini karıştırdım ve yine okuyamadan diğer kitabın üzerine koydum. sonra birkaç hafta önce, kalp zamanı kitabından uyarlanan ve yönetmenliğini ruth beckermann’ın yaptığı, orijinal ismiyle die geträumten, -ingilizcesiyle the dremaed ones- filminin fragmanını izledim. filmde ingeborg bachmann’ı soap & skin ismiyle tanıdığımız avusturyalı müzisyen anja plaschg canlandırıyor. filmin hem bu kitaptan uyarlanması hem de içinde anja plaschg olması faktörüyle o birkaç dakika beni inanılmaz heyecanlandırdı. bir buçuk saat boyunca birbirlerine mektuplar okuyan iki şairin şiirselliğini acaba yönetmen nasıl aktardı? bunu çok merak etmekteyim. bu sebepten bir türlü bitiremediğim kalp zamanını okumaya koyuldum.

avusturyalı şair ingeborg bahcmann, akademik bir temelden geliyor. psikoloji, felsefe ve alman dili okumuş. doktorasını heidegger üzerine vermiş. viyana sanat ve akademi çevrelerinde kabul görmüş biri. babası nasyonel partiye üye bir nazi sempatizanı. paul celan ise 1920'lerde romanya krallığında bulunan czernowitz şehrinde doğan bir yahudi. kendini bildi bileli çok dilli büyümüş. babasının ısrarıyla ilkokulu ibranice eğitim veren bir okulda okumuş. annesinin ısrarıyla almancayı küçük yaştan itibaren anadili gibi konuşmaya başlamış. bu arada kendi yurdunun dili olan romence ve rusça ile de ömrü boyunca bağını koparmamış ancak eserlerini hep almanca vermiş. celan 21 yaşındayken ülkesi naziler tarafından işgal edilmiş ve ailecek yurtlarından sürülmüşler. yahudi kimliğinden ötürü edebiyat çevrelerinde birçok farklı takma isimle yazmış. ailesi ile birlikte toplama kampına götürülmüş. kendisi on sekiz ay sonunda kaçabilmiş ancak ailesi o kampta can vermiş. ondan sonra bir şekilde kaçak yollarla romanya'dan viyana'ya kaçmış. asıl amacı paris'e gitmekmiş. viyana sadece bir aylık bir ara durakmış. bu bir aylık süreçte viyana'da ingeborg bachmann ile tanışmış. bir nazinin kızı olan bachmann ile bir yahudi olan celan’ın aşkı orada başlamış ve celan’ın  intihar ettiği döneme kadar (yirmi yıl) inişli çıkışlı ve şekil değiştirerek devam etmiş.

celan bir ay sonra paris'e gidip, oradaki edebiyat çevrelerinin içine girmeye çalışırken bachmann ile yıllarca sürecek mektuplaşmaları başlamış. bachmann bu süreçte tanınır ve ünlenirken, celan çoğunlukla reddedilmiş, dışlanmış. bachmann'ın şiirleri basılmaya başlarken, celan o sıralar çeviri ile para kazanıyormuş. zaten bütün ömrü boyunca birçok dili anadili gibi bilmesi sebebiyle şairliği hep çevirmenliğinin gölgesinde kalmış (çevirmenlik notları çok ilginç: mesela bir mektupta rené char'ın kitabını çevirdiği için kendisine çok kızıyor; çünkü char ona bir kazık atmış). uzun aralıklarla, avrupa’nın değişik şehirlerinde bir-iki günlük görüşmüşler. hayatlarına başkaları girip çıkmış ama bir şekilde mektuplaşmaları kopmamış. paul celan bu süreçte fransız bir grafik sanatçısıyla evlenmiş. bachmann’ın hayatına max frisch girmiş. bu dönemde ilişkileri dostane bir hal almış. birbirlerinin edebiyat eleştirmeni olmuşlar. sonra bir ara ilişkileri tekrar başlamış. bundan hem max frisch’in hem de celan’ın eşinin haberi olmuş. bu durum büyük sorunlara sebebiyet vermiş. arkası kesilmeyen depresyonlar, buhranlar, celan’ın edebiyat çevrelerinde arzuladığı ilgiyi bir türlü görememesi ve bunun hıncını bachmann’dan çıkarması derken en sonunda ilişkileri tamamen noktalanmış. birkaç sene konuşmamışlar ve bir gün bachmann’a celan’ın intihar haberi gelmiş. paul celan kendini 1970 yılında sen nehrine atarak intihar etmiş. bundan üç yıl sonra da bachmann bir gece evinde çıkan bir yangında hayata veda etmiş. 

kalp zamanında sadece bu ikilinin aşkı değil, ikinci dünya savaşı sonrası avrupası ve savaşın insanlar üzerinde bıraktığı derin travmalar var. avrupadaki anti-semitizm etkileri, celan’ın yahudi olduğundan ötürü şiirlerine kıymet verilmediğine olan inancını sürekli yinelemesi var. bu iki şairin mektuplarında, sadece gönül bağlarını değil; birbirlerinin eserlerine dair olan incelemeleri ve eleştirileri de görüyoruz. birbirlerinin edebiyatına olan inançları ve birbirlerine verdikleri destek görülüyor. ama çokça bachmann'ın celan'ın şiirlerine olan inancı ve sevgisi baskın. bu bana çoğunlukla tipik bir kadın-erkek ilişkisini hatırlatıyor. yirminci yüzyılın önemli feminist şairlerinden biri olarak görülen bachmann'ın da karşısındaki adamı hep desteklediğini, çoğunlukla bir çocuğu takdir eder gibi sevdiği adamın şiirlerini hep takdir ettiğini görüyorum. paul celan çok travmatik bir geçmişten geliyordu, ailesini kaybetmişti ve bunlar çok ağır şeylerdi. sebep bunlar mıydı, üçüncü bir kişinin bunları bilmesine imkan yok ama ben bu ilişkide bachmann'ın sevgisini daha büyük gördüm. celan'ın bachmann'ın başarısına gücenir ve hatta kıskanır hali bana ikili ilişkilerdeki karanlık noktaları hatırlattı. bir yerden sonra bu ilişki beni sıktı. adeta sonunu bildiğim bir ilişkiydi. az bir sayfa kala atlaya atlaya kitabın sonuna geldim. işte o zaman bu kitabı başucumdan kaldırıp, kitaplık rafına yerleştirdim. 

şimdi die geträumten filmini bekliyorum. acaba yönetmen -bir kadın- de bu ilişkiyi benim algıladığım gibi mi gördü diye merak ediyorum. o nasıl yansıttı acaba? gösterildiği film festivallerinde olumlu tepkiler alan ve yeni bir janrın doğuşu olarak adlandırılan bu filmi oldukça merak etmekteyim. aşağıda fragmanını paylaşıyorum.

21 Aralık 2014 Pazar

thomas bernhard'ın şehri

yakın zamanda yolum viyana'ya düştü. kafayı yiyeceğimi düşündüğüm bir zaman tek başıma adeta kaçarak oraya gittim ve son zamanlarda yaşadığımı ilk kez orada hissettim. yalnız seyahat etmenin, turist gibi değil de kendi çapında gezgin gibi dolaşmanın güzelliğini keşfettiğimden beri hatırı sayılır yerde dolandım ancak bu sefer çok farklıydı. uzun zamandan sonra nefes almak nasıl bir şey onu gördüm. bu yüzden de şehre geri dönüşüm yüksek bir binadan yere çakılmak gibi oldu.

viyana'ya giderken aklımda avusturyalı yazar thomas bernhard'ın izini sürmek yoktu. birçokları gibi müzik, resim ve before sunrise vardı evet; ama thomas bernhard'ı bir süredir düşünmüyordum bile.  ardı ardına birkaç kitabını okuduğum ve üzerine vakit harcadığım yoğun bir dönemden sonra ara sıra gölge gibi yolumda belirmesinin haricinde kendisini anmıyordum. gece karanlık bir yolda yürürken, ankara soğuğunda ve istanbul boğuculuğunda ara sıra aklıma geliyordu ama çok değil. acaba neden diye kendime soruyorum da verebileceğim dürüst bir cevabım var: düşünmüyordum çünkü devlet ve yaşam hakkında yazdığı her şeye hak veriyor olmak beni geleceğe dair umutsuz biri kılıyor. halbuki devam edebilmem için umuda ihtiyacım var. thomas bernhard benden bunu alıyor. "bütün devletler katildir, hepsi aşağılıktır" diyor. missouri'de,  mike brown'u öldüren polisle ilgili çıkan beraat kararını duyunca bütün devletlerin aynı aşağılıkta olduğunu bir kere daha gördüm. devletler dünyanın her yerinde işlediği cinayetleri örtbas etmeyi çok iyi biliyordu. birinin bacısı, birinin adamı, birinin kardeşi, bir topluluğun üyesi olmayan insanlar hayatlarının bir döneminde her coğrafyada  kurban ediliyordıu. 

viyana'da oldukça soğuk bir günde rastgele bir kafeye girdim ve kalabalıkta gördüğüm tek boş masaya oturdum. sırtımı bir duvara yasladım ve yasladığım duvara bakakaldım. thomas bernhard'ın şu resmi asılıydı, gözlerime inanamadım.


bu bana hayatın güzel bir sürpriziydi. meğersem kendisinin hep geldiği bir kafeymiş. hatta türkçe'de eski ustalar adıyla basılan kitabın kapağına da bu kafede çekilen bir resim konmuş. belki sadece bunun için bile buraya gelmiş olabilirim diye düşündüm. ertesi gün bir sokakta duvarlara baka baka yürürken bu sefer de kendisinin bir zamanlar yaşadığı bir eve rastgeldim. bunların hiçbirini bilinçli ve sistemli şekilde arayıp bulmadım, kendileri karşıma çıktı.

 


bunun ardından thomas bernhard tekrar aklıma düştü. tekrar gölge gibi hayatımda belirdi. içinde yaşadığım düzene öfkelendiğim her an, duyduğum iğrenme hissi onun yıllar önce duyduğu histen farklı olamazdı. bundan yüz sene sonra da dünyanın bir yerinde bir vatandaş kendi devletinden iğrendiğinde aynı hissi duyacak diye düşündüm.

başka bernhard yazıları: 1 ve 2

6 Mart 2013 Çarşamba

thomas bernhard ve glenn gould


bazı şeyleri yarım yapmak ya da kötü yapmak, hiç yapmamaktan daha iyidir diye düşünüyorum. bu düşünceyi, thomas bernhard'un bitik adam kitabını okuyup bitirdiğimde bir kez daha gözden geçirdim ve yine aynı sonuca vardım. piyanist glenn gould ve iki arkadaşı etrafında geçen bu roman, bana hayatta mükemmeliyetçilik denen şeyin zaman kaybından başka bir şey olmadığını düşündürdü.

roman, glenn gould'un yıllar süren goldberg variations çalışmalarını ve bu sırada kendisinin gölgesinde kalan diğer iki arkadaşını anlatıyor. müzik hayatlarının bittiği gün olarak, bir kapı aralığından glenn gould'un goldberg variations'ı çalışını duydukları günü sayan iki arkadaştan anlatıcı olan, bir yerde şunu diyor: "wertheimer'ın [arkadaşlardan biri] aksine, ki o seve seve glenn gould olmak isterdi, ben asla glenn gould olmak istemedim, ben hep kendim olmak istedim, werthiemer'se hep ve ömür boyu hiç dinmeyen bir hayal kırıklığına sürüklenerek, bir başkası, hayatta daha şanslı olduklarına inandığı kişilerden biri olmak istiyordu, diye düşündüm." bunun üzerine ben de kendimi düşündüm. başka türlü olmasını tercih edeceğim durumlar elbet geldi geçti ancak yine de başka türlü bir yaşamı düşünemiyorum. kendim olmaktan başka bir hal gözümde canlanmıyor; çünkü benim bildiğim, aklımın erdiği kısım, şu anda içinde olduğum kişi. daha ötesini düşünmek vakit kaybından başka bir şey değil. üstelik sağlıklı da değil.

başta glenn gould'un hikayesi sanarak başladığım kitabın, aslında diğer iki arkadaşın kitabı olduğunu gördüm. bir tanesi glenn gould'dan daha iyi olamayacağını bildiği için çalmayı bırakıyor, diğeri ise piyano çalmanın artık ona anlamsız gelmeye başlamasından dolayı piyano ile ilişkisini kesiyor. insan bir şeyi bırakacaksa, en iyisi olamadığı için bırakmamalı. buna mükemmeliyetçilik diyorlar ama bence mükemmeliyetçilik ile üşengeçlik arasında yakın bir ilişki var. daha doğrusu şöyle diyeyim, mükemmel olmayacağını bildiğinden bir işten vazgeçmek üşengeçliğe yakınsayan bir şey. hatta bir adım daha ileri götürürsem, mükemmeliyetçilik-üşengeçlik ve garanticiliğin de yakın bir ilişkisi var. mükemmel olma garantisini almadığı için vazgeçen insana garantici demek yanlış olmasa gerek. bu anlamdaki garanticilik de hoş bir şey değil.

tekrar thomas bernhard'a dönücek olursam, yine tek bir paragraftan oluşan bu kitabını bu kadar rahat okuyabileceğimi düşünmemiştim. okuduğum üç kitabı arasında en kolay okunan kitabı buydu. kitap ilerledikçe kendisine duyduğum sevgi arttı. mühim olanın glenn gould değil, thomas bernhard'ın kafasında kurduğu başka bir hikaye olduğunu anladım. hatta thomas bernhard'ın gerçek hayatta glenn gould'la hiç tanışmamış olduğunu okuyunca da biraz şaşırdım. bence bu kitabı ne glenn gould'a saygı duruşu ne de bir müzisyenin meslek yaşamını anlatan bir kitap olarak tanımlayabiliriz. bu kitap olsa olsa thomas bernhard'ın kendini anlattığı kitaplardan biri daha.
............................
goldberg variations'dan bahsettikten sonra, aşağıdaki videoyu paylaşmak istedim. benim varyasyonlar arasında en sevdiğim 25.si oldu. hatta bana biraz da before sunrise'daki klavsenle çalınan parçayı anımsattı. gerçekten o parça mı, değil mi bilmiyorum. araştırmak lazım. 

8 Kasım 2011 Salı

thomas bernhard ile imtihanım


thomas bernhard'ın eski ustalar kitabını okuyalı epey oluyor. aradan yaklaşık iki ay geçmesine rağmen hala kafamın bir köşesinde duruyor olması beni ne kadar etkilediğini fark etmemi sağladı. daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen bu roman, bana thomas bernhard'ı tanıttı. önümde yeni bir alan açtı.

avusturyalı yazarlarla ilgili şeyler okumuştum. genel olarak hepsini yaşamı/düzeni/devleti sorgulayan, eleştirel, gerçekçi, biraz da karanlık yazarlar olarak tanımlarsak çok da yanlış olmaz gibime geliyor. bu gruba sokulanlar genelde ikinci dünya savaşı sonrası zamanda büyüyen, gençliklerini bu dönemlerde geçiren insanlar ve savaş sonrası düzenin karamsarlığından bir hayli etkilenmişler. ben tek bir kitabını okumama rağmen thomas bernhard ile ingeborg bachmann arasında bir yakınlık kurdum. bunun birincil nedeni ikisinin de avusturyalı olması elbette, ancak sadece bu değil. tıpkı bachmann'ın malina'sında olduğu gibi thomas bernhard'ın dilinin de zor olduğunu söyleyebilirim. en azından bana zor geldi. takip etmesi biraz çaba istiyor, dikkat dağınık olunca okuduğun şeyleri başa dönüp bir daha okuyabiliyorsun. ama bu demek değil ki okurken sıkıntılar basıyor. ben thomas bernhard'ı okurken tahmin etmediğim kadar zevk aldım. sadece iyi bir yazarla değil, aynı zamanda da müthiş bir beyinle, çok zeki bir adamla karşılaştım. öyle bir zeka ki insan okurken kimi zaman altında eziliyor. bunu yapabilen çok yazar olduğunu düşünmüyorum. bir yazar dile hakim ve müthiş bir anlatı gücüne sahip olabilir. ancak bu çok zeki olduğu anlamına gelmez. thomas bernhard'da ise yazarlığının yanı sıra sahip olduğu bir "âkil adam" yanı var ki, beni de yazarlığından ziyade bu etkiledi. gerçi kendisi bunu asla kabul etmezdi. mütevazılığından falan değil; bana ne, herkes kendi yolunu bulsun derdi ya, neyse. yaptığı tespitleri, değindiği şeyleri vay anasını diyerek okudum diyeceğim ama kendisi "hayranlık" mefhumundan da hazzetmeyeceği, hatta kelimenin tam manasıyla iğreneceği için demeyeceğim.

thomas bernhard'ı okurken beni en çok şaşırtan şey, kendi ülkesini yerden yere vurması, resmen çamura batırıp çıkartması oldu. yaptığı eleştirilerle resmen kendi milletini dünyanın en aşağılık milleti yapıyor ve bunu da kendince kanıtlarıyla uzun uzadıya anlatıyor. şurada ve şurada. anlattığı şeylerin hiçbiri bana yabancı gelmedi. herhangi bir milletten insanın kendi ülkesinde yaşadığı şeylerden bahsediyor aslında. hatta ben avusturyalılara bu kadar yüklenmesini çok bile buldum. hepimiz öyleyiz aslında dedim. sonra "avusturya'da 301. madde yok muymuş ya?" diye düşündüm. kitapta anlatılan milletle aramızdaki tek fark anca şu olabilir; bizde biri böyle bir kitap yazsa, yazarını hayatta sağ bırakmazlar. biri çıkar vurur ya da yazar şaibeli bir kazaya kurban gider. acı ama gerçek olan bu. o yüzden thomas bernhard gibi bir yazarı yok etmedikleri için -hem de avusturya gibi avrupa'nın en milliyetçi ülkesinde olmasına rağmen- bu millete saygı duydum. gerçi şu an bile avusturya'da kendisinden nefret edeni çokmuş. burada olsa kitap yasaklanırdı yahu.
***
bütün bunların haricinde kitabı çeviren sezer duru'nun adını anmadan geçmek olmaz. böylesi zor bir metni olabilecek en güzel şekilde çevirdiği için bir okuyucu olarak kendisine teşekkür ederim.
***
kitabın biçimiyle ilgili en çarpıcı şey ise şu: kitap 160 sayfa ve sadece tek bir paragraftan oluşuyor. bir tek paragraf. çok ilginç.