yakın zamanda yolum viyana'ya düştü. kafayı yiyeceğimi
düşündüğüm bir zaman tek başıma adeta kaçarak oraya gittim ve son zamanlarda yaşadığımı ilk kez orada hissettim. yalnız seyahat
etmenin, turist gibi değil de kendi çapında gezgin gibi dolaşmanın güzelliğini
keşfettiğimden beri hatırı sayılır yerde dolandım ancak bu sefer çok farklıydı.
uzun zamandan sonra nefes almak nasıl bir şey onu gördüm. bu yüzden de şehre geri dönüşüm yüksek bir binadan yere çakılmak gibi oldu.
viyana'ya giderken aklımda avusturyalı yazar thomas bernhard'ın
izini sürmek yoktu. birçokları gibi müzik, resim ve before sunrise vardı evet;
ama thomas bernhard'ı bir süredir düşünmüyordum bile. ardı ardına birkaç kitabını okuduğum ve
üzerine vakit harcadığım yoğun bir dönemden sonra ara sıra gölge gibi yolumda belirmesinin
haricinde kendisini anmıyordum. gece karanlık bir yolda yürürken, ankara soğuğunda ve istanbul
boğuculuğunda ara sıra aklıma geliyordu ama çok değil. acaba neden diye kendime soruyorum da verebileceğim dürüst bir
cevabım var: düşünmüyordum çünkü devlet ve yaşam hakkında yazdığı her şeye hak
veriyor olmak beni geleceğe dair umutsuz biri kılıyor. halbuki devam edebilmem
için umuda ihtiyacım var. thomas bernhard benden bunu alıyor. "bütün devletler
katildir, hepsi aşağılıktır" diyor. missouri'de, mike brown'u öldüren polisle ilgili çıkan
beraat kararını duyunca bütün devletlerin aynı aşağılıkta olduğunu bir kere
daha gördüm. devletler dünyanın her yerinde işlediği
cinayetleri örtbas etmeyi çok iyi biliyordu. birinin bacısı, birinin adamı,
birinin kardeşi, bir topluluğun üyesi olmayan insanlar hayatlarının bir döneminde her coğrafyada kurban ediliyordıu.
viyana'da oldukça soğuk bir günde rastgele bir kafeye girdim
ve kalabalıkta gördüğüm tek boş masaya oturdum. sırtımı bir duvara yasladım ve
yasladığım duvara bakakaldım. thomas bernhard'ın şu resmi asılıydı, gözlerime
inanamadım.
bu bana hayatın güzel bir sürpriziydi. meğersem kendisinin hep geldiği bir kafeymiş. hatta türkçe'de eski ustalar adıyla basılan kitabın
kapağına da bu kafede çekilen bir resim konmuş. belki sadece bunun için
bile buraya gelmiş olabilirim diye düşündüm. ertesi gün bir sokakta duvarlara
baka baka yürürken bu sefer de kendisinin bir zamanlar yaşadığı bir eve
rastgeldim. bunların hiçbirini bilinçli ve sistemli şekilde arayıp bulmadım,
kendileri karşıma çıktı.
bunun ardından thomas bernhard tekrar aklıma düştü. tekrar gölge
gibi hayatımda belirdi. içinde yaşadığım düzene öfkelendiğim her an, duyduğum
iğrenme hissi onun yıllar önce duyduğu histen farklı olamazdı.
bundan yüz sene sonra da dünyanın bir yerinde bir vatandaş kendi devletinden iğrendiğinde aynı hissi duyacak
diye düşündüm.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder