1 Aralık 2014 Pazartesi

şehir

uzun zamandır kendi ülkeme dair duyduğum his, ikinci dünya savaşı sonrası insanların hissettiği mutsuzluk, depresyon, umutsuzluk hislerine çok benziyor. benim ülkeye bakışım adeta savaş sonrası amaçsızlığı ve anlamsızlığı içeriyor.  gördüğüm ve duyduğum her şey öfkemi katlamaktan başka bir şey yapmıyor. her şey bu kadar kuralsız, başıboş ve canım öyle istedi oldu/ ben yaptım oldu mantığıyla ilerliyor ki bunların günlük hayatıma etkisinden kaçmam mümkün değil. durum bu şekildeyken kendi hayatımdan zevk alamaz, kafamı başka şeylerle meşgul edemez oldum. hepsi bir oyalanma gibi geliyor. saf bir eğlenme benim için söz konusu değil; çünkü o an gelip geçtikten sonra yine gerçek hayat ve yine sıkıldığım, kızdığım, beni mutsuz eden bu ülkeye dönüş var. başka bir yerde yaşamak varken mecburiyetler neticesinde istanbul'a geliş ve beraberinde gelen şehir mutsuzluğu da cabası. "köprüyü geçerken başımı kaldırıp bu ne güzel şehir aman allahım diyorum" ya da "o ne boğaz manzarası diye hayranlıkla bakıyorum" diyen bir sürü insanın arasında, "siz ciddi misiniz kuzum? aynı şehirden mi bahsediyoruz?" diye kendi kendime sorduğum çok oluyor. köprüyü geçerken aklımdan geçen tek şey "şehrin içine nasıl etmişler, yazık."  oluyor. şu ülkede yaşanabilecek son şehirlerden biri haline gelen istanbul, ucuzluğun, düzensizliğin ve betonlaşmanın örneği olmuş. işte, ülke nasılsa burası da böyle.  betondan başka bir şey göremediğim boğucu bir şehir. her yer bina, her yer  beton.  burada ve ülkenin her yerinde kalan ağaçları da kesen bir devletin, yeşile tahammül edemeyen insanların arasında geçen boğucu bir hayat.     

düşünüyorum ve nasıl yeşile karşı alerjisi olan insanlar olmuşuz anlamıyorum.  nasıl insanlar yetişmiş? bu nasıl bir kibir ve kendini üstün görmektir ki ağacı kesme hakkını kendinde buluyor? karadeniz'in güzelim su kaynakları üzerine hes'ler kurup, o kaynakları kurutuyor.  resmen ekosistemle, doğanın dengesiyle sistemli şekilde oynayan bir devletimiz var. doğayı bile kendi isteklerine göre şekillendirme çabalarına, bu yıkıcılık ve her şeyi yeniden kurayımcılıklarına anlam veremiyorum. doğanın bir gün isyan edip, herkesi ve her şeyi içine çekerek yok edeceğine ve böylece üzerindeki pisliklerden arınacağına inanıyorum. geçenlerde bir yaban domuzu istanbul'un merkezine inmiş. bu sadece bir başlangıç diye düşünüyorum. hesapsızca ormanlık alanları yok etmeler, ekosistemi ve içinde yaşayan canlıların doğal yaşamını bozmalar bakalım daha nelere sebebiyet verecek? rüzgarın ve güneş ışığının açısını değiştiren yüksek binalar, kirli havanın yaşadığımız şehrin üzerinde yığılıp kalmasına sebebiyet veren çukur bölgelerde yükselen şehircilik, iki tane ağaç gördük mü sevinecek hale geldiğimiz sokak araları ve daha nice zavallılık. neden buna mecburuz diye kendime soruyorum. buna mecbur değilim diyorum ve planlı şehirlere, merkezinde ucu bucağı olmayan parklara sahip yemyeşil şehirlere, sokağa çıktığımda güzelliğinden gözümü alamadığım şehirlere özlem duyuyorum. buralarda yaşayan insanlara özenip nefes alabildiğin bir alanda, ulaşımını bisikletle sağlayabildiğin bir şehirde yaşamanın kim bilir günlük hayatta insanı ne kadar mutlu hissettiren bir şey olacağını düşünüyorum. trafikle uğraşmadan, toplu taşımanın raylı sistemle son derece düzgün sağlandığı bir şehirde, tramvayla yan yana giden bisikletlilere özendiğim kadar pek az şeye özeniyorum. 

2 yorum:

Can dedi ki...

çağımızın en bulaşıcı haslatığı misanthropy'ye yakalanmışsın :)

kukuletalı dedi ki...

çok doğru bir tespitte bulunmuşsun, şu anda hissettiğim bu. nasıl kurtulacağım, biliyorsan paylaşır mısın? :)