bilim yapan bir insanın motivasyonu nedir, bu soru benim hep ilgimi çekmiştir. tarihteki bilimadamlarına baktığımda hissettiğim şey hayranlıktan ziyade, süreç olarak derin bir yalnızlığı içeren bilim uğraşısında hayata tutunmalarını sağlayan şeyin ne olduğu ve bunu nasıl güçlü tuttuklarına dair meraktı. bu insanların hayatlarına dair kitaplar okumak zamanla birincil uğraşlarımdan biri halini aldı. okudukça gördüm ki einstein, newton, feynman sadece en meşhur olan bilimadamlarındandı. tarih sahnesinden gelip geçmiş birçok bilimadamı en az bu isimler kadar dahi, özel ve elbette ki işlerine kendilerini adamıştı. kendimce vardığım sonuç şuydu ki bu insanları hayatta bilimden daha fazla tatmin eden bir şey yoktu.
bu konularda kendisiyle yazıştığım liseden arkadaşım, bana daniel kehlmann'ın dünyanın ölçümü romanını okumamı tavsiye etti. kendisi şu anda almanya'da eğitimine devam ediyordu ve alman aydınlanma çağına dair görüşlerini tam da bilimin göbeğindeyken bana aktarıyordu. kitap, alman aydınlanma çağı'nın iki bilimadamı, matematikçi carl friedrich gauss ve doğa bilimci alexander von humboldt'un kendi metodlarıyla dünyanın yüzölçümünü hesaplama tutkularını ve bu tutkunun nasıl bir ömür sürdüğünü anlatıyor. romanda kahramanlarımız gauss ve humbold; uğraştıkları alanlara ve bilimsel çalışmalarının gerçekliğine sadık kalınarak aktarılmış fakat sonuçta bu bir roman ve elimizdeki şey elbette ki kurgu. gauss, yolu pozitif bilimden geçen her insanın hayatında mutlaka karşısına çıkan bir bilimadamı. kendisinden yıllar önce şöyle bahsetmişliğim var. matematiğin prensi olarak anılan gauss'un etkisi neredeyse her alanda: diferansiyel, jeofizik, elektrostatik, istatistik, optik, astronomi. humboldt ise bir kâşif, doğa bilimlerine yeni bir boyut getirerek coğrafya, meteoroloji, jeoloji, deniz bilimleri ve botaniği bir arada çalışan ilk kişi. bu yönüyle biyocoğrafya denen alanın kurucusu sayılıyor. neredeyse aynı tarihlerde doğup ölen bu iki bilimadamının yolu, ancak altmış yaşlarındayken berlin'de düzenlenen bir konferansta kesişmiş. kehlmann'ın romanı da şu soru üstüne kurulu: bilim dünyasını ilelebet etkileyen bu iki büyük adam o konferansta ne konuşmuş olabilir?
nihaî amaçları dünyanın yüzölçümünü belirlemek olsa da gauss ve humboldt'un bilimsel yöntemleri çok farklı. kabaca söylemek gerekirse gauss masa başında, humboldt dere tepe gezerek bir sonuca varıyor. bu iki bilimadamının kişisel tarihleri de birbirine benzemiyor. gauss fakir ve eğitimsiz bir aileye doğuyor. o noktadan gelip de dönemin siyasi adamları tarafından bilmini yapması için maddi olarak desteklenen, hatta prens ünvanına uzanan hayatı, humbold'un aristokrat ve ülkede saygı gören bir aileye doğmasından oldukça farklı. buna rağmen humboldt, diplomat ve dilbilimci abisi gibi ayakları yere basan bir uğraşın peşinden gitmediği için ailesinden tepki görüyor. dere tepe seyahat etmesi, orta ve güney amerika'ya gitmesi hep hayalperestlik olarak görülmüş. romanın bir yerinde humboldt kendi kendine düşünüyor; "ben niye abim gibi devlet memuru olamadım ki? benim mizacım niye böyle, niye hep evimden uzak olmak istiyorum?"
doğa bilimlerine, biyolojiye, evrime ilgisi olanların humboldt'un adına rastlamaması mümkün değil. herkesin tarih sahnesinden sevdiği ve kendine yakın bulduğu bir bilimadamı olur. ben de tanıdığım günden beri humboldt'u ayrı seviyorum. -artiz feynman'ı sevecek değilim- gauss kendisine verilen ünvana yaraşır bir şekilde prenstir, mühendisliğin temelini atanlardandır; ancak humboldt'un bundan iki yüz sene önce sırtında çantası ve kendi imkanlarıyla yaptığı ölçü aletleriyle bütün dünyayı dere tepe gezmesi bana hep daha çekici gelmiştir. bu romanı okuyunca gördüm ki yazar daniel kehlmann'a da öyle gelmiş olacak ki kafamdaki humboldt'a ve kafamdaki gauss'a çok yakın iki karakter buldum.
nihaî amaçları dünyanın yüzölçümünü belirlemek olsa da gauss ve humboldt'un bilimsel yöntemleri çok farklı. kabaca söylemek gerekirse gauss masa başında, humboldt dere tepe gezerek bir sonuca varıyor. bu iki bilimadamının kişisel tarihleri de birbirine benzemiyor. gauss fakir ve eğitimsiz bir aileye doğuyor. o noktadan gelip de dönemin siyasi adamları tarafından bilmini yapması için maddi olarak desteklenen, hatta prens ünvanına uzanan hayatı, humbold'un aristokrat ve ülkede saygı gören bir aileye doğmasından oldukça farklı. buna rağmen humboldt, diplomat ve dilbilimci abisi gibi ayakları yere basan bir uğraşın peşinden gitmediği için ailesinden tepki görüyor. dere tepe seyahat etmesi, orta ve güney amerika'ya gitmesi hep hayalperestlik olarak görülmüş. romanın bir yerinde humboldt kendi kendine düşünüyor; "ben niye abim gibi devlet memuru olamadım ki? benim mizacım niye böyle, niye hep evimden uzak olmak istiyorum?"
doğa bilimlerine, biyolojiye, evrime ilgisi olanların humboldt'un adına rastlamaması mümkün değil. herkesin tarih sahnesinden sevdiği ve kendine yakın bulduğu bir bilimadamı olur. ben de tanıdığım günden beri humboldt'u ayrı seviyorum. -artiz feynman'ı sevecek değilim- gauss kendisine verilen ünvana yaraşır bir şekilde prenstir, mühendisliğin temelini atanlardandır; ancak humboldt'un bundan iki yüz sene önce sırtında çantası ve kendi imkanlarıyla yaptığı ölçü aletleriyle bütün dünyayı dere tepe gezmesi bana hep daha çekici gelmiştir. bu romanı okuyunca gördüm ki yazar daniel kehlmann'a da öyle gelmiş olacak ki kafamdaki humboldt'a ve kafamdaki gauss'a çok yakın iki karakter buldum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder