thomas bernhard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
thomas bernhard etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2014 Pazar

thomas bernhard'ın şehri

yakın zamanda yolum viyana'ya düştü. kafayı yiyeceğimi düşündüğüm bir zaman tek başıma adeta kaçarak oraya gittim ve son zamanlarda yaşadığımı ilk kez orada hissettim. yalnız seyahat etmenin, turist gibi değil de kendi çapında gezgin gibi dolaşmanın güzelliğini keşfettiğimden beri hatırı sayılır yerde dolandım ancak bu sefer çok farklıydı. uzun zamandan sonra nefes almak nasıl bir şey onu gördüm. bu yüzden de şehre geri dönüşüm yüksek bir binadan yere çakılmak gibi oldu.

viyana'ya giderken aklımda avusturyalı yazar thomas bernhard'ın izini sürmek yoktu. birçokları gibi müzik, resim ve before sunrise vardı evet; ama thomas bernhard'ı bir süredir düşünmüyordum bile.  ardı ardına birkaç kitabını okuduğum ve üzerine vakit harcadığım yoğun bir dönemden sonra ara sıra gölge gibi yolumda belirmesinin haricinde kendisini anmıyordum. gece karanlık bir yolda yürürken, ankara soğuğunda ve istanbul boğuculuğunda ara sıra aklıma geliyordu ama çok değil. acaba neden diye kendime soruyorum da verebileceğim dürüst bir cevabım var: düşünmüyordum çünkü devlet ve yaşam hakkında yazdığı her şeye hak veriyor olmak beni geleceğe dair umutsuz biri kılıyor. halbuki devam edebilmem için umuda ihtiyacım var. thomas bernhard benden bunu alıyor. "bütün devletler katildir, hepsi aşağılıktır" diyor. missouri'de,  mike brown'u öldüren polisle ilgili çıkan beraat kararını duyunca bütün devletlerin aynı aşağılıkta olduğunu bir kere daha gördüm. devletler dünyanın her yerinde işlediği cinayetleri örtbas etmeyi çok iyi biliyordu. birinin bacısı, birinin adamı, birinin kardeşi, bir topluluğun üyesi olmayan insanlar hayatlarının bir döneminde her coğrafyada  kurban ediliyordıu. 

viyana'da oldukça soğuk bir günde rastgele bir kafeye girdim ve kalabalıkta gördüğüm tek boş masaya oturdum. sırtımı bir duvara yasladım ve yasladığım duvara bakakaldım. thomas bernhard'ın şu resmi asılıydı, gözlerime inanamadım.


bu bana hayatın güzel bir sürpriziydi. meğersem kendisinin hep geldiği bir kafeymiş. hatta türkçe'de eski ustalar adıyla basılan kitabın kapağına da bu kafede çekilen bir resim konmuş. belki sadece bunun için bile buraya gelmiş olabilirim diye düşündüm. ertesi gün bir sokakta duvarlara baka baka yürürken bu sefer de kendisinin bir zamanlar yaşadığı bir eve rastgeldim. bunların hiçbirini bilinçli ve sistemli şekilde arayıp bulmadım, kendileri karşıma çıktı.

 


bunun ardından thomas bernhard tekrar aklıma düştü. tekrar gölge gibi hayatımda belirdi. içinde yaşadığım düzene öfkelendiğim her an, duyduğum iğrenme hissi onun yıllar önce duyduğu histen farklı olamazdı. bundan yüz sene sonra da dünyanın bir yerinde bir vatandaş kendi devletinden iğrendiğinde aynı hissi duyacak diye düşündüm.

başka bernhard yazıları: 1 ve 2

6 Mart 2013 Çarşamba

thomas bernhard ve glenn gould


bazı şeyleri yarım yapmak ya da kötü yapmak, hiç yapmamaktan daha iyidir diye düşünüyorum. bu düşünceyi, thomas bernhard'un bitik adam kitabını okuyup bitirdiğimde bir kez daha gözden geçirdim ve yine aynı sonuca vardım. piyanist glenn gould ve iki arkadaşı etrafında geçen bu roman, bana hayatta mükemmeliyetçilik denen şeyin zaman kaybından başka bir şey olmadığını düşündürdü.

roman, glenn gould'un yıllar süren goldberg variations çalışmalarını ve bu sırada kendisinin gölgesinde kalan diğer iki arkadaşını anlatıyor. müzik hayatlarının bittiği gün olarak, bir kapı aralığından glenn gould'un goldberg variations'ı çalışını duydukları günü sayan iki arkadaştan anlatıcı olan, bir yerde şunu diyor: "wertheimer'ın [arkadaşlardan biri] aksine, ki o seve seve glenn gould olmak isterdi, ben asla glenn gould olmak istemedim, ben hep kendim olmak istedim, werthiemer'se hep ve ömür boyu hiç dinmeyen bir hayal kırıklığına sürüklenerek, bir başkası, hayatta daha şanslı olduklarına inandığı kişilerden biri olmak istiyordu, diye düşündüm." bunun üzerine ben de kendimi düşündüm. başka türlü olmasını tercih edeceğim durumlar elbet geldi geçti ancak yine de başka türlü bir yaşamı düşünemiyorum. kendim olmaktan başka bir hal gözümde canlanmıyor; çünkü benim bildiğim, aklımın erdiği kısım, şu anda içinde olduğum kişi. daha ötesini düşünmek vakit kaybından başka bir şey değil. üstelik sağlıklı da değil.

başta glenn gould'un hikayesi sanarak başladığım kitabın, aslında diğer iki arkadaşın kitabı olduğunu gördüm. bir tanesi glenn gould'dan daha iyi olamayacağını bildiği için çalmayı bırakıyor, diğeri ise piyano çalmanın artık ona anlamsız gelmeye başlamasından dolayı piyano ile ilişkisini kesiyor. insan bir şeyi bırakacaksa, en iyisi olamadığı için bırakmamalı. buna mükemmeliyetçilik diyorlar ama bence mükemmeliyetçilik ile üşengeçlik arasında yakın bir ilişki var. daha doğrusu şöyle diyeyim, mükemmel olmayacağını bildiğinden bir işten vazgeçmek üşengeçliğe yakınsayan bir şey. hatta bir adım daha ileri götürürsem, mükemmeliyetçilik-üşengeçlik ve garanticiliğin de yakın bir ilişkisi var. mükemmel olma garantisini almadığı için vazgeçen insana garantici demek yanlış olmasa gerek. bu anlamdaki garanticilik de hoş bir şey değil.

tekrar thomas bernhard'a dönücek olursam, yine tek bir paragraftan oluşan bu kitabını bu kadar rahat okuyabileceğimi düşünmemiştim. okuduğum üç kitabı arasında en kolay okunan kitabı buydu. kitap ilerledikçe kendisine duyduğum sevgi arttı. mühim olanın glenn gould değil, thomas bernhard'ın kafasında kurduğu başka bir hikaye olduğunu anladım. hatta thomas bernhard'ın gerçek hayatta glenn gould'la hiç tanışmamış olduğunu okuyunca da biraz şaşırdım. bence bu kitabı ne glenn gould'a saygı duruşu ne de bir müzisyenin meslek yaşamını anlatan bir kitap olarak tanımlayabiliriz. bu kitap olsa olsa thomas bernhard'ın kendini anlattığı kitaplardan biri daha.
............................
goldberg variations'dan bahsettikten sonra, aşağıdaki videoyu paylaşmak istedim. benim varyasyonlar arasında en sevdiğim 25.si oldu. hatta bana biraz da before sunrise'daki klavsenle çalınan parçayı anımsattı. gerçekten o parça mı, değil mi bilmiyorum. araştırmak lazım. 

8 Kasım 2011 Salı

alman babalar

bir süredir kafamı alman babalar meşgul ediyor. thomas bernhard'ı da bunların arasına katarsam ayıp olmaz heralde. nasılsa kendisi millete ve vatana inanan bir insan değil. onu nereli yaparsam yapayım takacağını düşünmüyorum. avusturyalı arkadaşların kızacağını bilmek pahasına kendisini de alman babalara dahil ediyorum. ne de olsa aynı kültürün çocukları, o kadar da hassas olmasınlar canım (bu da sadece aynı dili konuştukları için bütün latin amerika ülkelerini bir görmek, efendime söyleyim sırf müslümanlar diye araplarla türkleri bir görmek gibi oldu farkındayım, hatalıyım).

önce thomas bernhard, sonra werner herzog, ardından da rainer werner fassbinder üçlemesi arasına sıkıştığım bir dönemden geçiyorum ve üçünün de alman olması tamamen bir tesadüf. tek diyebildiğim beni hayatımın ilginç bir dönemine soktukları. ya da şöyle diyeyim, ben zaten biraz karışık bir dönemdeydim, onlar da üstüne geldi. fassbinder sinemasıyla kısa zaman önce tanışmama rağmen birden birçok şeyin önüne geçmesi beni şaşırttı. ya da werner herzog'un nasıl bir kafaya sahip olduğuna takılıp kaldım. hatta bu yüzden de werner herzog ile thomas bernhard'ı birbirine benzettim. ikisi de deli adam, muhalif ve hiçbir şeyi sevmiyor.

komik hallere düşmemek için daha fazla şey söylemek istemiyorum ancak bu alman babaların bende derin etki bıraktığını belirtmeden de geçmek istemedim.

thomas bernhard ile imtihanım


thomas bernhard'ın eski ustalar kitabını okuyalı epey oluyor. aradan yaklaşık iki ay geçmesine rağmen hala kafamın bir köşesinde duruyor olması beni ne kadar etkilediğini fark etmemi sağladı. daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemeyen bu roman, bana thomas bernhard'ı tanıttı. önümde yeni bir alan açtı.

avusturyalı yazarlarla ilgili şeyler okumuştum. genel olarak hepsini yaşamı/düzeni/devleti sorgulayan, eleştirel, gerçekçi, biraz da karanlık yazarlar olarak tanımlarsak çok da yanlış olmaz gibime geliyor. bu gruba sokulanlar genelde ikinci dünya savaşı sonrası zamanda büyüyen, gençliklerini bu dönemlerde geçiren insanlar ve savaş sonrası düzenin karamsarlığından bir hayli etkilenmişler. ben tek bir kitabını okumama rağmen thomas bernhard ile ingeborg bachmann arasında bir yakınlık kurdum. bunun birincil nedeni ikisinin de avusturyalı olması elbette, ancak sadece bu değil. tıpkı bachmann'ın malina'sında olduğu gibi thomas bernhard'ın dilinin de zor olduğunu söyleyebilirim. en azından bana zor geldi. takip etmesi biraz çaba istiyor, dikkat dağınık olunca okuduğun şeyleri başa dönüp bir daha okuyabiliyorsun. ama bu demek değil ki okurken sıkıntılar basıyor. ben thomas bernhard'ı okurken tahmin etmediğim kadar zevk aldım. sadece iyi bir yazarla değil, aynı zamanda da müthiş bir beyinle, çok zeki bir adamla karşılaştım. öyle bir zeka ki insan okurken kimi zaman altında eziliyor. bunu yapabilen çok yazar olduğunu düşünmüyorum. bir yazar dile hakim ve müthiş bir anlatı gücüne sahip olabilir. ancak bu çok zeki olduğu anlamına gelmez. thomas bernhard'da ise yazarlığının yanı sıra sahip olduğu bir "âkil adam" yanı var ki, beni de yazarlığından ziyade bu etkiledi. gerçi kendisi bunu asla kabul etmezdi. mütevazılığından falan değil; bana ne, herkes kendi yolunu bulsun derdi ya, neyse. yaptığı tespitleri, değindiği şeyleri vay anasını diyerek okudum diyeceğim ama kendisi "hayranlık" mefhumundan da hazzetmeyeceği, hatta kelimenin tam manasıyla iğreneceği için demeyeceğim.

thomas bernhard'ı okurken beni en çok şaşırtan şey, kendi ülkesini yerden yere vurması, resmen çamura batırıp çıkartması oldu. yaptığı eleştirilerle resmen kendi milletini dünyanın en aşağılık milleti yapıyor ve bunu da kendince kanıtlarıyla uzun uzadıya anlatıyor. şurada ve şurada. anlattığı şeylerin hiçbiri bana yabancı gelmedi. herhangi bir milletten insanın kendi ülkesinde yaşadığı şeylerden bahsediyor aslında. hatta ben avusturyalılara bu kadar yüklenmesini çok bile buldum. hepimiz öyleyiz aslında dedim. sonra "avusturya'da 301. madde yok muymuş ya?" diye düşündüm. kitapta anlatılan milletle aramızdaki tek fark anca şu olabilir; bizde biri böyle bir kitap yazsa, yazarını hayatta sağ bırakmazlar. biri çıkar vurur ya da yazar şaibeli bir kazaya kurban gider. acı ama gerçek olan bu. o yüzden thomas bernhard gibi bir yazarı yok etmedikleri için -hem de avusturya gibi avrupa'nın en milliyetçi ülkesinde olmasına rağmen- bu millete saygı duydum. gerçi şu an bile avusturya'da kendisinden nefret edeni çokmuş. burada olsa kitap yasaklanırdı yahu.
***
bütün bunların haricinde kitabı çeviren sezer duru'nun adını anmadan geçmek olmaz. böylesi zor bir metni olabilecek en güzel şekilde çevirdiği için bir okuyucu olarak kendisine teşekkür ederim.
***
kitabın biçimiyle ilgili en çarpıcı şey ise şu: kitap 160 sayfa ve sadece tek bir paragraftan oluşuyor. bir tek paragraf. çok ilginç.

tiyatro ile imtihanım

hep kaçındığım bir şey var: olmadığım bir insan gibi görünmek. bir sürü şey olabilirim; aptal, salak ya da başka şeyler. ama olmadığım bir insan gibi olmaya çalışmadığımı biliyorum.

bu noktada kendimi eleştirdiğim ve kendime kızdığım bir husus var, dile getiremediğim için yıllardır üzerime yapışmış bir şey. kendimi bu konuda çok rahatsız hissediyorum, sanırım daha fazla içimde tutamayacağım: tiyatrodan hiç zevk almıyorum. böyle söyleyince sanattan anlamayan bir insan olacağımı bilmeme rağmen bunu artık söylemek istiyorum, tiyatrodan hiç zevk almıyorum. insanlar bilet alıyor, tiyatroya gidiyor. beni de çağırıyorlar, ben de "gelemem çünkü sevmiyorum" diyemiyorum.

çevremdeki insanlar tiyatroyu sinemanın üstüne koyuyorlar ve tiyatrodan zevk almamayı sanattan anlamamaya bağlıyorlar. ya sanattan anlamadığını kabul edeceksin ya da o tiyatro eserini anlayacak kapasitede olmadığını. ben de neyin saçma inadına girdiysem, arkadaşlara bir türlü bundan bahsedemedim. onlarla beraber yıllardır değişik oyunlara gidip durduk. bir tanesinden bile zevk almadım. hepsini oyundan çıkar çıkmaz unuttum. ne adı kaldı, ne konusu. bir tanesinin üzerine bile uzun uzadıya konuşma isteği duymadım. hiçbiri bana bir şey düşündürtmedi, bir şey sorgulatmadı, önümde yeni bir ufuk açmadı.

oh be, dünya varmış.
***

bernhard'ın müze gezen insanı ile ortak yanım

thomas bernhard, eski ustalar kitabında modern insanın müze gezme alışkanlığını yerden yere vuruyordu. daha kültürlü ve elit görünmek için müze gezen insanlardan bahsediyordu. ben de bu kısmı okurken, tiyatroyu sevmediğim halde niye gitmeye devam ettiğimi düşündüm. kendi kendimden utandım nerdeyse.

ankaralı-memur-aileler camiasında tiyatronun yeri

böyle bir ara başlık atarak, ankaralı memur aileleri küçümsüyorum sanılmasın, böyle bir yanlış anlamaya kurban gitmek istemem. ne de olsa ben de memur ailesi çocuğuyum. neyse, girizgâhı yaptıktan sonra şunu demek istiyorum, bence toplumun bu katmanında bir sosyolojik araştırma yapılmalı ve tiyatronun bu insanlar için neden bu kadar önemli olduğu irdelenmeli. bunu neyle açıklamam lazım bilmiyorum ama böyle bir gerçeklik var, memur aileler tiyatroyu sanatla buluşmanın tek ve öncelikli aracı olarak görüyorlar. bunu değişik bağlamlarda, örneğin cumhuriyet-sanat ikilisi, sanat reformu (ülkemizde böyle bir şey olup olmadığını bilmiyorum, benimki sadece bir beyin fırtınası), burjuvazi-sanat vs. gibi değişik yönlerden incelemeliler. ben henüz yeterli veri elde edemedim ama fark ettiğim şu, ankaralı orta sınıf aileler için haftasonları tiyatroya gitmek, devlet opera-balesine gitmek önemli bir şey. pek çoğu elinden geldiğince bunu yapmaya çalışıyor. annelerinden böyle gören kızlar da üniversite çağına gelince arkadaşlarını toplayıp tiyatroya gidiyorlar. ben de bu hikayede tiyatroya çağrılan arkadaş oluyorum.

bundan anneme bahsedince benim adıma üzüldü. "halbuki küçükken seni o kadar da tiyatroya götürdüm" falan dedi. annem için de kızının tiyatro sevmemesi hayalkırıklığıydı. işte kendi tezim bir kere daha haklı çıkmıştı, bir sosyalbilimci ankara memur kesimi-tiyatro ilişkisini incelemeli ve zahmet olmazsa sonuçtan beni haberdar etmeliydi.
***

amma doluymuşsun kardeşim

hazır içimdekileri döküyorken, tepki alacağımı bilerek başka şeyler de itiraf etmek istiyorum:

-izlediğim godard filmlerinin hepsini sıkıntıdan bayılarak izledim.
(godard'dan zevk alamayınca da sinemadan anlamıyor oluyorsun.)

-david lynch'ten nefret ediyorum.
bence elephant man'den sonra bozdu yaee.

-fransız cicili bicili filmlerini izleyince fazla şeker yedikten sonra oluşan o iç baygınlığının benzerini duyuyorum. fransız cicili bicililerindense ingiliz ve alman gerçekçiliğini tercih ederim.

-bak yine godard'a döndüm, hızımı alamadım. bunca zamandır ben mi anlamıyorum diye düşünürdüm, sonra internette bir şeye denk geldim, yalnız olmadığımı anladım. ingmar bergman son derece kibar bir biçimde godard'ı sevmediğini anlatırken, werner herzog godard için ağzına geleni saymış. artık godard'dan zevk almadığım için kendimi kötü hissetmiyorum, çünkü bergman ve herzog da zevk almıyormuş!

24 Eylül 2011 Cumartesi

eski ustalar - 2: 80'lerin başında avusturya hükümeti

"bu ülkeden daha yalancı ve daha sahtekar ve daha kötü bir ülke daha yoktur diyoruz, ama bu ülkenin dışına çıktığımızda ya da dışına baktığımızda, ülkemizin dışında da yalnız kötülük ve sahtekarlık ve yalan ve alçaklığın egemen olduğunu görüyoruz. biz insanın düşünebileceği en iğrenç hükümete sahibiz, en sahtekarına, en kötüsüne, en hainine ve aynı zamanda en budalasına, diyoruz ve düşündüğümüz doğru da ve bunu her an söylüyoruz da, dedi reger, ama biz bu alçak, sahtekar ve kötü ve yalancı ve budala ülkeden dışarıya baktığımızda, öteki ülkelerin de aynı biçimde yalancı ve sahtekar ve kısacası aynı biçimde aşağılık olduğunu görüyoruz, dedi reger. ama bu diğer ülkeler bizi o kadar da ilgilendirmiyor, dedi reger, yalnız bizim ülkemiz bizi ilgilendiriyor ve bu yüzden her gün kafamıza öylesine vuruyor ki, arada çoktan gerçekten baygın olarak, hükümetin hain ve budala ve sahtekar ve yalancı ve üstelik de akıl almaz biçimde aptal olduğu bir ülkede varlığımızı sürdürmek zorunda kalıyoruz. düşündüğümüz zaman her gün, sahtekar ve yalancı ve hain bir hükümet tarafından, üstelik de düşünülebilecek en aptal hükümet tarafından yönetildiğimizi hissediyoruz, dedi reger, ve bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimizi düşünüyoruz, en korkunç olanı da bu, bunu hiçbir biçimde değiştiremeyeceğimiz, hem de bu hükümetin her geçen gün daha da yalancı ve sahtekar ve hain ve alçak oluşunu baygın durumda seyretmek zorunda oluşumuz, yani bu hükümetin gittikçe daha beter ve gittikçe daha çekilmez oluşunu üç aşağı beş yukarı sürekli bir şaşkınlık içinde seyretmek zorunda oluşumuz."

thomas bernhard. eski ustalar. yky.

23 Eylül 2011 Cuma

eski ustalar

"insanlık devasa bir devlettir, ondan, eğer doğruyu söyleyecek olursak, her uyandığımızda midemiz bulanır. her insan gibi ben de uyandığımda midemi bulandıran bir devlette yaşıyorum. bizdeki öğretmenler insanlara devleti öğretirler ve devletin tüm korkunçluğunu ve ürkütücülüğünü ve devletin tüm yalancılığını, bir tek tüm bu korkunçluğun ve ürkütücülüğün ve yalancılığın devletin kendisi olduğunu öğretmezler."

thomas bernhard. eski ustalar. yapı kredi yayınları.

31 Ekim 2008 Cuma

sanırım aklımdan bir şeyler geçiyor


orhan pamuk'un kara kitap romanı hiç bitmesin istiyorum. özellikle de uzatarak okuyorum. çok uzun bir zamandır hiçbir romandan bu denli zevk almamıştım.

olasılıklar yüzünden bazen kafayı yiyecek duruma geliyorum. günlük hayatta ne çok şeyin olma olasılığı var değil mi? olmaması da bir garip. yani olabilecekken. mesela otobüste yanına oturan insan belki acayip iyi anlaşabileceğin birisidir. belki çok seveceğin biri bile olabilir.
ama tanımıyorsun ki.

günde en az bir paket selpak bitiriyorum. iki olduğu da oluyor ki bu beni hiç şaşırtmıyor. hayır, müsriflikten değil. bazen takıntı boyutuna kaçan hijyeniklikten.

otobüste kitap okuyan birini görürsem ne okuduğunu görebilmek için yanıp tutuşuyorum. muhakkak öğrenmeliyim. halbuki bana ne?

hayatımda neredeyse ilk defa saçlarımı açık bırakıyorum.
rahat olduğunu söyleyebilirim.

bundan sonra cumalarım sinema günü. keşke daha çok param olsaydı.
sinemaya yalnız gitmek forever.

bazen nerden geldiğini bilemediğim bir serinlik hissi oluyor. sanki yüzüme doğru rüzgar esiyor.

keşke deniz kenarında çay içebilseydim.

almancanın güzel olabileceğini ikinci defa wolfsheim ile düşündüm. (alman edebiyatının ardından, özellikle herman hesse ve thomas bernhard'an sonra ikinci defa)

sürekli süren bir illüzyon istiyorum. rüya görmek istiyorum. bu arada rüya isminin bir roman kahramanına konabilecek en güzel isimlerden biri olduğu kanaatindeyim. orhan bey sizi tebrik ederim seçiminizden ötürü.

otobüste ayakta gitmek istemiyorum artık. sabah ayrı bir kalabalık, akşam ayrı.
yoruldum.

cuma günlerini yıllardan sonra tekrar seviyorum. ama cumartesi olan fizik sınavından pek hazzettiğim söylenemez.

ben kukuletali, başkentten bildiriyorum.

söz sende birand.