insan, annesinin biricik yavrusu olmayı bıraktığında hayatında bir sayfa kapanıyor sanırım. bırakmak derken büyümekten, başka bir şehre gitmekten ya da kendi hayatını kurmaktan bahsetmiyorum. koşulların elvermemesinden, senin ona değil de onun sana daha çok ihtiyacı olmasından ya da en basitiyle bu dünyadan göçüp gitmesinden bahsediyorum. birden bire kendini çocuk olmaktan çıkıp da yetişkin olarak buluveriyorsun. insanın annesiyle rolleri değişmesi çok travmatik bir durum. sonsuz sevginin kaynağı bir anda kuruyor gibi. kuruyor çünkü seni sevmek istese bile sağlığı elvermiyor, sevemiyor. annenden çok kendine üzülmeye başladığını fark edince utanıyorsun. içinde biraz bencillik olduğunu görünce başın öne düşüyor. "beni şimdi kim sevecek? ömrümün sonuna kadar hangi kollar bana açık olacak?" diye soruyorsun. ben başkasının sevgisini istemiyorum, anneminkini istiyorum diyorsun. annenin kolları seni artık saramaz olduğunda hissettiğin yalnızlığın tarifi yok. son zamanlarda aklıma geliyor, keşke bir kardeşim olsaydı diye. yalnızlığın ağlak ve üzücü bir şey değil de, sert ve soğuk bir şey olduğunu şimdi şimdi düşünmeye başladım. evin duvarı yıkılmış ya da çatısı uçmuş gibi. neyse diyorum, ömrümün en güzel günlerinin önümde olduğunu düşünmekten başka elimden bir şey gelmiyor. ne demişler, show must go on.
beth
beth orton'un sugaring season albümünü sonbaharda çokça dinlemiştim ancak şu röportaja denk geldiğimden beri tekrardan dinlemeye başladım. bir müziğin/kitabın/filmin ardındaki gerçek hikayeyi öğrenince çoğunlukla o şeyi farklı değerlendiriyorum. öğrendiğim bilgi doğrultusunda o şeyle ilişki kuruyorum. belki iyi bir şeydir, belki kötü bir şey; bunu bilmiyorum. "bir sanat eseri, üreticisinden bağımsız değerlendirilmeli mi?" gibi tartışmaları uzmanlarına bırakıyorum. ben hikayelerden etkilenen bir insanım, tek bildiğim bu. neyse, beth orton'un bu röportajından çok etkilendim ve albümü bir de bütün bunları okuduktan sonra dinlemeye başladım. annesini ve babasını erken yaşta kaybetmesi, çocuğunu yalnız bir anne olarak büyütmesi, müzikten soğuması ve uzun süre eline gitar almaması, sonra bir adamı sevmesi ve onun sayesinde tekrardan müzik yapma şevkini bulması vs. gibi şeyleri öğrendikten sonra insanın hayata tutunma güdüsünün aslında çok güçlü bir şey olduğu üzerine kafa yordum. insan denilen canlı sandığımdan daha güçlü. hayatın da cezbedici bir şey olduğunu kabul etmek gerek.
beth orton'un kızına dair söylediği şeyleri okurken, bahsettiği sevginin nasıl bir şey olabileceğini düşündüm. yani onu yeniden hayata bağlaması kısmı. aynı zamanda william faulkner'ın döşeğimde ölürken kitabındaki annenin dedikleri aklıma geldi. bire bir olmamakla birlikte, şu anlama gelen şeyler söylüyordu: "çocuğum olduktan sonra hiç yalnız kalamadım. evlendiğimde, yanımda kocam varken bile kaçabildiğim bir yalnızlığım vardı ama bebeğim olduktan sonra benim için kıymetli olan bu yalnızlığı yitirdim." gibisinden bir şeydi ve çok çarpıcıydı. acaba anneler, bir anlık da olsa ömürlerinin herhangi bir noktasında keşke doğurmasaydım diyorlar mıdır? yani akıllarından bir anlık da olsa, mikrosaniye bazında mesela, böyle bir şey hızlıca gelip geçiyor mudur?
beth orton röportajın bir yerinde şöyle bir şey diyor. çok tanıdık. artık kafamda belli bir hisse karşılık gelen bir görüntü oluşuyor.
"I always remember once when I was a very little girl, with my mum and dad. We were driving through these endless flat fields and I was thinking all the time: what if I was out in that field on my own? The frightening and thrilling feeling of that stayed with me. I sometimes wonder if that was the beginning of the pull to escape that I felt."
madem bu kadar beth orton dedim, npr tiny desk kaydı sade ve güzel. bir dakika, o yalnız ve güzel miydi yoksa?