avusturya edebiyatına ilgimin sebebi thomas bernhard'tır. onunla tanıştıktan sonra aynı kültürden başkalarını da okumak istedim. okuduğum diğer iki yazarla da karşılaştırınca, hepsinin ortak bir teması olduğunu anlayabildim. ikinci dünya savaşı sonrasında yaşayan insanların ne kadar umutsuz olduğunu, bir şeyleri değiştirmenin imkansız olduğunu anlamalarından dolayı hissettikleri yenilmişlik hissini ve karamsarlığı gördüm. benim şu anda kendi ülkem için hissettiğim de buna çok benziyor. tam olarak ne hissettiğimi ifade edemediğimden bu yolla bir benzetme kurmaya çalışıyorum. bu umutsuzluğumu anlatırken yanlış anlaşılma kaygısı duyduğum için hislerimi çok da kelimelere dökemiyorum. ne sadece belli bir siyasi partiden veya politikadan ne de belli bir gruptan/topluluktan ötürü böyle hissediyorum. genç bir insan olarak bir şeyleri değiştirebilme gücü hissetmem gerekirken -en azından daha istekli olmam beklenebilirdi- benim kendi yaşadığım toprakta olanlara karşı hissettiğim kayıtsızlık sadece benim suçum olamaz. hatta gönül rahatlığıyla hiç suçum olmadığını söyleyebilirim. geçmiş yıllarda siyasetin gücüne daha çok inanırdım ama artık inanmıyorum. çevremde benim yaşlarımda daha heyecanlı insanlar görürdüm, artık görmüyorum. herkesin inancı ve ilgisi bir anda kesildi. herkes birden sadece kendi içine döndü. bunu bencillikle ya da vurdumduymazlıkla açıklamak kolaya kaçmak olur. kendimden yola çıkarak gördüğüm, kimsenin bir şeylere vicdan borcu duymadığı. öyleki bir olayda tepki göstermediğim için rahatsız olma eşiğini bile geçtim. özellikle son bir-iki senede bu duruma geldim. ispanya'da millet sokağa döküldüğünde ya da yunanistan'da gençler ayaklandığında vay be dedim ama hepsi geçti gitti. şimdilik vazgeçtim. bence bu ülke elindeki iyileştirici güç olabilecek gençleri kullanma potansiyelini çoktan kaybetti. bundan sonra kim ne yaparsa kendine gibi geliyor. çevremdeki arkadaşları görüyorum, herkes bir şeylere kırgın. kızgın bile değil, kırgın. bir şey olsa da gitsek diyorlar ve bunu derken her türlü aidiyet hissinden yoksunlar. aidiyet derken bahsettiğim milliyetçilik değil. içine doğduğun, kültürünü tanıdığın, yemeğini sevdiğin topraklara duyduğun yakınlık hissinden baskın güçte bir kırgınlık hissediyorlar. nasıl diyeyim, en ünlü günümüz düşünürünün rasim ozan kütahyalı olduğu bir ülke düşün. öyle agresif, öyle gergin bir ortam işte. böyle bir yerde yaşamak cidden çok yorucu. günlük hayat başlı başına enerjinin büyük bir kısmını emiyor, kime ne anlatacaksın?