22 Şubat 2013 Cuma

bir romandan öğrendiğim

william faulkner'ın sayısız kere başlayıp her defasında ilk sayfalarında bıraktığım döşeğimde ölürken kitabını yeni bitirdim. ilk kez dört yıl önce okuma teşebbüsünde bulundum ve o zamandan bu yana da her yıl birkaç kere şansımı denedim. hiçbirinde kitabın içine girememiş, olan biteni anlamamış ve yirminci sayfaya ulaşamadan vazgeçmiştim. bunca yıl sanki zaman geçtikçe benim algım değişecek -gelişecek- ve ben daha iyi bir okuyucu olacağım, sabırlı ve kararlı olup, bu kitabı bitirebileceğim diye düşündüm. hep değişmeyi bekledim ve bunu umarak kitabın kapağını açtım. roman, birkaç gün önce yine aklıma düştü ve 2013'teki ilk faulkner girişimimi gerçekleştirmek üzere kitaba başladım. bu sefer kendimi farklı hissediyordum. geçirdiğim son birkaç ayın ardından hiçbir şeyi zorlamamak gibi bir tavır takınmaya başladım. hayata karşı daha yumuşakbaşlı olmayı denediğim bu dönemde, değişenin ne benim algımın ne de faulkner'a karşı tutumumun olduğunu gördüm. değişen benim kişisel tavrımdı. döşeğimde ölürken'in içine girmeye çalışmadım, bir süre anlamadan okudum. bir baktım, o benim içime girmeye başlamış. ben izin verdikten sonra da onu anlamaya ve sevmeye başlamışım. kitabı; zihinimi zorlayarak değil de, okuma eylemini bir tecrübeymişçesine görmeye çalışarak bitirdim ve sevdim. insanın hayatı boyunca aydınlandığını düşündüğü dönemler sayılı oluyor ve döşeğimde ölürken'i okumak da benim için öyleydi. kitabın bana anlattıklarından ötürü değil de tamamen kendimle ilgili şeyler açısından zihnimden silemeyeceğim bir tecrübe edindim. kendimi bir şeyin içine bıraktığımda huzur bulabildiğimi ve o şeyin güzelliğini takdir edebildiğimi gördüm. o yüzden yazdığım bu şeyler ne kitabın -kendi çapımda- bir değerlendirmesi ne de incelemesi. sadece benim kişisel macerama dair tespitlerim.

   sahibi kullanabileceğimizi söylemiş. sağolsun. thank you very much.

kitabı okuma esnasında internetten araştırmalar yaptım, kendime karakterleri tanıtıcı bir şema çıkardım ve bunun benzerlerinin defalarca yapıldığını gördüm. en güzellerinden biri de üstteki resimde olan aile ağacıydı. amerika'da liselerde çok okutulan ve üstüne tartışmalar yapılan bu kitap, şayet lisedeyken karşıma gelseydi ve detaylı bir şekilde okuyup inceleseydik acaba nasıl olurdu diye düşündüm. illa bu kitap olması gerekmiyor. bu şekilde bir eğitim sistemimiz olsaydı ne kadar farklı insanlar olurduk diye düşünmekten kendimi alamadım. bir dakika ya, dead poets society mi olduk şimdi? neyse.

bazı şeyleri neden ve nasıl yaptığını bilmeden yapma halini sorguladığım çok dönem oldu; ancak şu anda bunun gereksizliğini görüyorum. hayatta bazı şeyler sadece deneyimlememiz için var ve anlamamız çok da gerekmiyor. nasıl bazı filmleri anlamadığım halde seviyorsam, bazı şeyleri de anlamadan sevebileceğim sonucuna vardım. hayatın da böyle olduğunu ve belki de tümdengelim yöntemiyle, günlük hayatta karşılaştığım pek çok şeye de böyle bakabileceğimi düşündüm. sonuçta her şeyin içinde insan faktörü var ve insan istikrarlı bir canlı değil. bırak başka bir insanı, kendini anlaman bile mümkün değil. bunu bir arkadaşım çok güzel bir şekilde anlatmıştı: insanı modelleyebileceğimiz bir sistem olarak düşünürsek, bir sistemin kendinden daha gelişmiş bir sistemle ifade edilmesi ya da o sistem tarafından anlaşılması mümkün değildir, demişti. bu da benim aydınlandığım anlardan biriydi. bir sistem hep kendindinden daha basit şeylerle ifade ediliyor ve modelleniyordu, dolayısıyla bir insan olarak kendini ya da bir başkasını anlaman cidden mümkün değil. en fazla o sisteme yaklaşabilirsin, daha basit bir şekilde ifade edebilirsin ve bu da beraberinde bir sürü default hata getirir. kötünün iyisi işte.

Hiç yorum yok: