sanırım hiçbir zaman dinlediğim müzikte virtüöziteyi arayan bir dinleyici olmadım. zaten müzikte tekniği bilen veya bu konulara hevesli biri de olmadım. kendimi bildim bileli müzik yapanlara hep hayret ettim ve acaba nasıl yapıyorlar deyip durdum. bu bilinmezlik benim müzikten aldığım zevki arttıran bir şey oldu. hiç bilmediğim bir aleme, merak hissi ve anlamlandıramama durumuyla yaklaştım. böyle olunca da kandırılması kolay bir dinleyici oldum. işte bu nedenle enstrümanı doğru kullanabilen insanlara özel bir hayranlık geliştiremedim. bu bir cahillik mi bilmiyorum. ben bunu bu şekilde değerlendirmiyorum. bana bir şeyler hissettiren her müziğin peşinden bir yerlere sürüklendim. kulağıma kötü gelen şeyden kaçtım ama eğer sevdiysem kendi yatak odasında mütevazı imkanlarıyla bir şeyler üreten insanların müziğini dinlemekten keyif aldım. ince eleyip sık dokuyan dinleyicilerin kusur bulacağı şeyleri eğer hoşuma gittiyse kalpten severek dinledim. bahsettiğim şey, tencere kapağıyla müzik yapmak değil ama çıtayı nereye kadar düşüreceğimi bulamadığım için bu örneği verebilirim diye düşündüm; sevdiysem onu bile dinlerim.
benim bu yaklaşımımı yanlış bulan insanlarla fikir alışverişinde bulunduğum zamanlar oldu. benimki gibi rahat bir tutumu benimseyen dinleyicileri eleştiren yazılar okudum. birçoğuna da hak verdim, son derece mantıklı noktalara değiniyorlardı. ancak yine de ben kulağıma hoş geleni dinlemekten kendimi alamadım. ne zaman wild nothing, papercuts ya da youth lagoon gibi isimleri dinlesem aklıma hep bu tartışma geliyor. bu saydığım isimleri yukarıda bahsettiğim gruba dahil edebilir miyiz emin değilim. bence de kategorize etmeyelim; ancak neyden konuştuğumu anlatabilmek için, lo-fi denen türden çokça esinlendiğimi söylemek isterim. ben bu lo-fi ve türevlerini seviyorum. düşük kalite kayıt, tam olarak ne dediğini anlayamadığım ve gitarların arasında kaybolan vokal, aradan gelen cızırtılar vs. bütün bunları seviyorum. bu müzik bana gençlik hissini çağrıştırıyor. bana genç olduğumu hatırlatıyor. aklıma tutku, ter, hormon geliyor. daha önce wild nothing için bir şeyler karalamıştım ve orada (1 ve 2) şöyle demişim: "gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum." hayat bu üçüyle çok güzel ve biliyorum ki bu sonsuza kadar böyle olmayacak. bir zaman gelecek ve bu üçü içinde bulunduğum çağı tanımlayan şeyler olmaktan çıkacak. o yüzden bana bunları hissettiren müzikler aklımı çeliyor. kafamdaki şeye en çok uyan wild nothing, papercuts ve youth lagoon olduğu için örnek olarak bunlardan bahsettim. müziklerindeki "bu kayıt daha iyi olabilirdi" hissi beni cezbediyor. müziklerinin ham halinden aldığım zevki, kusursuz enstrümantalist seviyesindeki birçok kişiden alamıyorum. tabii bunun bir nedeni de benim kulağımın o tarafa evrilmemesinden dolayı.
ne yapabilirim, on yedi yaşındayken galaxie 500 dinleyip duygulanıyordum. kafama işleyen bu olunca şimdiki halim de şaşırtıcı olmasa gerek. hep derim, ergenlik çağımda metal müzik evresinden geçmiş olsaydım, gitar müziğini işte o zaman daha iyi anlıyor olurdum diye.
bu üç arkadaşın fotoğrafları bile lo-fi algımı pekiştiriyor: sıradan ama güzel. müziği de wikipedia'da güzel tanımlamışlar: experimental music with athmospheric elements. bravo.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder