papercuts etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
papercuts etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Mart 2013 Cumartesi

yatak odası kayıtları tadında

sanırım hiçbir zaman dinlediğim müzikte virtüöziteyi arayan bir dinleyici olmadım. zaten müzikte tekniği bilen veya bu konulara hevesli biri de olmadım. kendimi bildim bileli müzik yapanlara hep hayret ettim ve acaba nasıl yapıyorlar deyip durdum. bu bilinmezlik benim müzikten aldığım zevki arttıran bir şey oldu. hiç bilmediğim bir aleme, merak hissi ve anlamlandıramama durumuyla yaklaştım. böyle olunca da kandırılması kolay bir dinleyici oldum. işte bu nedenle enstrümanı doğru kullanabilen insanlara özel bir hayranlık geliştiremedim. bu bir cahillik mi bilmiyorum. ben bunu bu şekilde değerlendirmiyorum. bana bir şeyler hissettiren her müziğin peşinden bir yerlere sürüklendim. kulağıma kötü gelen şeyden kaçtım ama eğer sevdiysem kendi yatak odasında mütevazı imkanlarıyla bir şeyler üreten insanların müziğini dinlemekten keyif aldım. ince eleyip sık dokuyan dinleyicilerin kusur bulacağı şeyleri eğer hoşuma gittiyse kalpten severek dinledim. bahsettiğim şey, tencere kapağıyla müzik yapmak değil ama çıtayı nereye kadar düşüreceğimi bulamadığım için bu örneği verebilirim diye düşündüm; sevdiysem onu bile dinlerim. 

benim bu yaklaşımımı yanlış bulan insanlarla fikir alışverişinde bulunduğum zamanlar oldu. benimki gibi rahat bir tutumu benimseyen dinleyicileri eleştiren yazılar okudum. birçoğuna da hak verdim, son derece mantıklı noktalara değiniyorlardı. ancak yine de ben kulağıma hoş geleni dinlemekten kendimi alamadım. ne zaman wild nothing, papercuts ya da youth lagoon gibi isimleri dinlesem aklıma hep bu tartışma geliyor. bu saydığım isimleri yukarıda bahsettiğim gruba dahil edebilir miyiz emin değilim. bence de kategorize etmeyelim; ancak neyden konuştuğumu anlatabilmek için, lo-fi denen türden çokça esinlendiğimi söylemek isterim. ben bu lo-fi ve türevlerini seviyorum. düşük kalite kayıt, tam olarak ne dediğini anlayamadığım ve gitarların arasında kaybolan vokal, aradan gelen cızırtılar vs. bütün bunları seviyorum. bu müzik bana gençlik hissini çağrıştırıyor. bana genç olduğumu hatırlatıyor. aklıma tutku, ter, hormon geliyor. daha önce wild nothing için bir şeyler karalamıştım ve orada (1 ve 2) şöyle demişim: "gençlik dediğin tutku, ter, hormondan ibaret ne de olsa. yüzeyselleştirdiğimi inkâr etmiyorum ama bu üçünün hiçbir kötülüğünü göremiyorum." hayat bu üçüyle çok güzel ve biliyorum ki bu sonsuza kadar böyle olmayacak. bir zaman gelecek ve bu üçü içinde bulunduğum çağı tanımlayan şeyler olmaktan çıkacak. o yüzden bana bunları hissettiren müzikler aklımı çeliyor. kafamdaki şeye en çok uyan wild nothing, papercuts ve youth lagoon olduğu için örnek olarak bunlardan bahsettim. müziklerindeki "bu kayıt daha iyi olabilirdi" hissi beni cezbediyor. müziklerinin ham halinden aldığım zevki, kusursuz enstrümantalist seviyesindeki birçok kişiden alamıyorum. tabii bunun bir nedeni de benim kulağımın o tarafa evrilmemesinden dolayı. 

ne yapabilirim, on yedi yaşındayken galaxie 500 dinleyip duygulanıyordum. kafama işleyen bu olunca şimdiki halim de şaşırtıcı olmasa gerek. hep derim, ergenlik çağımda metal müzik evresinden geçmiş olsaydım, gitar müziğini işte o zaman daha iyi anlıyor olurdum diye.

bu üç arkadaşın fotoğrafları bile lo-fi algımı pekiştiriyor: sıradan ama güzel. müziği de wikipedia'da güzel   tanımlamışlar: experimental music with athmospheric elements. bravo.

28 Nisan 2012 Cumartesi

kağıt kesiği gibi müzik

kağıt kesiği ne fena bir şey. ne kesildiği sırada fark ediyorsun ne de kapanma sürecinde. bir bakmışsın elin kesilmiş, bir bakmışsın kesik gitmiş. acı çektirmiyor ama arada sızlıyor. bakınca o kadar kendini belli etmiyor ama orada olduğunu biliyorsun. bazen parmak aran kesiliyor ve oraya baktığında ince kırmızı bir şerit görüyorsun. işte kesik orada. tek çaresi geçmesini beklemek, başka ne yapabilirsin ki? işte jason quever'in papercuts ismi altında yaptığı müziği de bu şekilde yorumlarsak yanlış olmaz gibime geliyor. hatta böyle bir isim nerden aklına gelmiş de koymuş, bu muazzam uyumu nasıl sağlamış diye düşünmekten kendimi alamıyorum. kağıt kesiği gibi bir müzik daha önce görmemiştim. ya da şöyle diyeyim, bir müziğin kağıt kesiği ile benzeşebileceğini bana gösterdiği ve bu sayede bana ilham verdiği için kendisine gönlümde nadide bir yer veriyorum. acı çektirmeyen ama arada sızlatan winter daze parçasını aylardır dinliyorum ve her seferinde gözümün önünde koyu mavi bir perde beliriyor. belki akşam, belki sabaha karşı bir vakit, hava soğuk, üzerimde mont var. her yer koyu mavi, biraz uykum var, yollar önümde uzayıp gidiyor. kalbimi en sıkıştıran hissin özlem olduğunu ta içimde hissediyorum. özlemeyi yok etmek istiyorum ama olmuyor. kimseyi özlemek istemiyorum ama elimden bir şey gelmiyor, çok özlemeye devam ediyorum. herkes uzaklara gidiyor, çevredekiler dağılıyor, birine ulaşmanın tek yolu artık internet oluyor. sesini duyamadığım, kokusunu içime çekemediğim, omzuna başımı koyamadığım dostlar ve sevgililer istemiyorum. günden güne her şey eskide kalıyor, tıpkı bu şarkının içinde yer aldığı albümün ismi gibi, fading parade. en şenlikli zamanlar bile soluyor. ("solma" eylemi üzerine düşünmeliyim). şarkı "ben seni kalpten özlüyorum/ sen de beni kalpten özlüyor musun?" derken, solan bir fener alayı üzerine düşünüyorum. etraf ışıl ışılken birden nasıl oldu da zihnimin içi koyu maviye büründü anlamıyorum.