bir grupla ilk kez sahne üzerinde karşılaşmanın etkileyici bir tarafı var. kendi adıma hayattaki en heyecanlı şeylerden biri olduğunu düşündüğüm bu buluşmanın, eğer bir de grubu sevmişsem, ilk görüşte aşka benzer hisleri var. insan bazen abartıyor, kabul ediyorum. belki alkolden, belki de yoğun hislerle dolmasından. bazen içtiğim sadece kahve miydi, soda mıydı yoksa su muydu diye sorgulayacak kadar duygudan içimin patladığı oluyor. ama dışarı göstermiyorum; biliyorum ki erkek egemen camiada bu durumu histeri ile ilişkilendirebilecek insanlar var. bak yine kızdım, bu kelime niçin kadınlara atfedilmiş derken, en büyük suçlulardan birinin de woody allen olduğuna kanaat getirdim. woody allen'ın ismini tam bu noktada geçirmem doğru oldu mu bilemedim. en son üvey kızına tacizden suçlanıyordu ve bu çok karışık bir hikayeydi. eğer öyleyse benim için bir polanski olmaya aday woody'den hemen uzaklaşıyorum ve tekrar güvenli bölgeye dönüyorum.
kışın olan şeyleri niçin altı aydan fazla bir zaman kaymasıyla yazıyorum, bir fikrim yok. sanırım önce içe döndüm, sonra ise dışarıyla bağ kurduğum dönem geldi. ben kendimi bulunduğum yerle bağ kurmamak üzerinden tanımlarken, neden az eşyayla yetinmem gerektiğini kendime hatırlattığım bir yıl geçirdim. sanki misafir gibi olmalıydım, bavul kapı yanında durmalıydı, zaten mülkiyet yerleşik düzeni getiriyordu gibi şeyler dedim. yazdığımdan daha çok okudum. hem zaten iyi bir okur, iyi bir yazardan daha zor bulunan bir şey değil miydi? ben hala iyi okur olamadım. aslında lisedeki performansımla gitseydim, ümit vaad eden bir oyuncuydum lakin beni de üniversite sınav sistemi vurdu. faceebok'ta hiçbir eski arkadaşımı aramaya kalkışmadım amma velakin yakın zamanda lise edebiyat hocam acep nerededir diye aradım. hiçbir şey bulamadım, sadece bursa'da aynı isimli bir edebiyat öğretmenine rastlamanın haricinde. acaba benim aradığım hoca kendisi midir, bilemedim. lise edebiyat hocama mektup yazasım var.
bir sene önce ekim ayında ilk kez salon iksv'de dinleyip, kendilerini tanıma şansına eriştiğim manchesterlı bir grup var, gogo penguin. jazz, jazz fusion, elektronika gibi janrlarla isimlendirilmişler. piyano, bas ve davuldan oluşan üç kişilik bir ekip. ilk albümleri 2012'de, ikincisi ise 2014'te çıkmış. ben verdikleri konseri unutamıyorum. üst üste bir sürü konserin olduğu bir şehre gelmenin arsızlığıyla bir sürü şeye bilet aldığım bir dönemde, şansıma çıkan en güzel ekip gogo penguin'di. son bir yılda havaalanı ve uçaklarda çok vakit geçirdim. hiç bilmediğim konularda bir sürü makale okudum ve bazen anlamadığım için aptal mıyım diye kendimi sorguladım. ipod'umu kaybettim, kulaklığımı kaybettim, olmadık yerlerde olmadık şeylerimi unuttum. kendime kızdım, sonra da yapmam gereken şeyin kendime kızmak değil, kendimi böyle kabul etmek olduğu sonucuna vardım. omega3 ve b12 hapı içtim. hafızamı güçlendirmek için ciğer yemeye başladım. manchesterlı arkadaşıma bu grubu önerdim. bana geçen gün haber etti, konserlerine gittim sağol hacı diye. ufaktan egom tatmin oldu, manchesterlıya manchesterlı grup önerdim yaaee dedim. ne basit canlılarız, yıl olmuş 2015, halen ego tatmini diye bir şey var.
yılın sonuna geldiğimiz bu vakitlerde, bir yıldır bıkmadan dinlediğim gogo penguin'e sevgiyle doluyum. kendilerine selam ediyorum. iki tane parçalarını paylaşmak isterim. ikisi de 2014 yılındaki ikinci albümleri v2.'dan. ilki murmuration, diğeri de alttaki performans videosu, hopopono.
yılın sonuna geldiğimiz bu vakitlerde, bir yıldır bıkmadan dinlediğim gogo penguin'e sevgiyle doluyum. kendilerine selam ediyorum. iki tane parçalarını paylaşmak isterim. ikisi de 2014 yılındaki ikinci albümleri v2.'dan. ilki murmuration, diğeri de alttaki performans videosu, hopopono.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder