31 Ağustos 2015 Pazartesi

biraz tutku, biraz torres

bu hafta içime tatlı bir heyecan salarak dinlenmeyi bekleyen iki albüm var.  biri yo la tengo'nun stuff like that there'i, diğeri ise beach house'un depression cherry'si. şöyle bir düşününce uzun süredir sevdiğim bir grubun/müzisyenin albümünü beklemekten uzak bir dönem geçirmişim.  bu tatlı heyecanı yeniden hissetmek güzel. bir zamanlar harıl harıl albümleri indirecek mediafire, rapidshare ya da torrent linkleri ararken, artık spotify'a yüklenmesini bekliyorum. özene bezene kıymetli zamanlar yaratıp, ilk dinleme anını mükemmel kılmaya çalışıyorum. müziğe erişme olanaklarım değişse de eski heyecanımı koruduğumu görmek beni memnun ediyor. yetişkin dünyasında kaybolup gitmekten korkuyorum. müziklerimi kaybetmekten, yollarda dinlediğim şarkılar yerine başka şeylerle ilgilenmekten, müziğin çimento olduğu dostluklara yabancılaşmaktan korkuyorum. bunlardan ayrı düşmek kendi özümden uzaklaşmak gibi. bu yeni yetişkin hayatında bazen bocalıyorum. ama halen merak ettiğim bir albüm günümü ve hatta haftamı aydınlatabiliyor. bunlar küçük şeyler farkındayım. ama biz de küçük insanlar değil miyiz? daha büyük amaçlarım olsun isterim fakat müzik de orada dursun. beach house unuttuğum bir an kapımı çalsın. elinde yeni albümüyle çayımı içsin. bir önceki albümleriyle pek buluşamadığım -lütfen şu an kafama taş atsınlar- yo la tengo'yu ise kendi gençlik hayallerimi yad etmek için dinlemek istiyorum. onlardan vazgeçmiş değilim lakin yetişkin hayatına uyum sağlamak ne zor. biri bana ne yapacağımı söylesin. zorlanıyorum ama asla depresif bir şekilde değil, allah'a bin şükür o evreleri geçtim, ama böyle nasıl desem; insanları alkışlayıp, bravo deyip, ıslık çalıp ortamdan uzaklaşmak istediğim oluyor. büyük yazarlarla ufak bir bağ yakaladığımda seviniyorum; bak, o da böyleymiş diyorum. mesela şekspir. evet ya şekspir. "kendi kendimize verdiğimiz sözü tutmak, en çabuk unuttuğumuz şeydir ne yapsak. tutku bitti mi, istem de biter gider, ateşli sevinçler de kederler de yeminleri yakarlar kendileriyle birlikte. sevincin en coştuğu yerde dert en çok yerinir, bir dokunmada dert sevince döner, sevinç dertlenir." şekspir tutkuya çok şey bahşetmiş. ben de en iyi yapılan şeyin tutkuyla yapılan şey olduğunu düşünmüşüm. işin de bilimin de sevmenin de. acaba yanılmış mıyım?  bilim demişken bunun da saf bilim olmadığını bilmek beni üzüyor. üzmek demeyim de nasıl derler, önemini azaltıyor gibi hissediyorum. halbuki öyle olmamalı. sektörde yaptığın her işin akademide yaptığının bir tık altı olduğu fikrine hangi burjuva bilimadamı sayesinde kapılmışım acaba? neyse, ne diyordum, her şeyi tutkuyla yapmak gerekliliği fikrine kapılmışım. şimdi uyum sağlayamadığım bu işte. hayatı bir yandan  kucaklamak isterken, bir yandan da haritada en uzak noktaya bakıp, iç geçirme seanslarımda müzik bana yoldaş.

son günlerde dinlediğim bir albüm var. torres ismi altında müzik yapmakta olan mackenzie scott'un sprinter albümü. georgialı torres, yirmi dört yaşında ve ikinci albümünü çıkarmış. gitarıyla kendi şarkılarını söyleyen, kimi zaman öfke dolu bağıran kimi zamansa yumuşak sesiyle her singer-songwriter müzisyen gibi etkileyici bir yanı bulunan bir kadın. kendi hikayesini anlatan, sözleri net ve dolambaçsız olan torres, bir şekilde beni yakaladı.  özümde böyle müzikleri dinlemek var ve bu yıl çevresinde dolanacağım kadını buldum gibi hissediyorum. torres'in  sprinter albümü, pj harvey'in ilk albümü dry'dan beri birlikte çalıştığı, kimi albümlerinin prodüktörlüğünü de üstlenen davulcu rob ellis prodüktörlüğünde ingiltere'de kaydedilmiş. bu nedenle de birçok mecrada albümün sound'u rid of me ve to bring you my love'a benzetilmiş. dinleyince gördüm ki haklılık payı olan bir benzetmeymiş. nasıl desem, o albümlerde de bu var, sprinter'da da; biraz karanlık kuyu gibi. melankoliden ağlayacak gibi değil ama karşıdakini dövecek gibi diyebiliriz. kirli gitarlar, yankı yapan sesler, vokalin şekil değiştirerek başka bir perdeden söylemesi. bunun haricinde sharon van etten ile turlaması ve kendisinin are we there albümünde yer alması da not düşülecek noktalardan. 

tutku diyordum. şekspir'in hamlet'e söylettiği tutku dolu tirad. içinde aşk vardı, ayrılık vardı, ölüm vardı. benim ilgimi çeken de torres'in tutkusunu görebilmem oldu. tek derdi müzik, belli. bana bu hissi geçirebildiği için artık kendisini takipteyim. canlı performanslarını seyrediyorum ve sadeliği hoşuma gidiyor. kafamdaki güzel kadın biraz da böyle. sıradan tişörtleri, özensiz saçları, abartısız haliyle olduğu gibi işte. tutkuyla şarkılarını söylüyor. aşağıdaki new skin şarkısında "yorgun bir kadınım/ ocak ayında sadece yirmi üç yaşına gireceğim" diyor. benden küçük bir kızcağız ama aynı zamanda kocaman bir kadın.  dünyaya baş kaldırır gibi korkmadan kalbini açıyor. böyle müzikler dinlediğimde hep aklıma şu soru geliyor, kalbini savunmasız şekilde bu derece açmak korkutucu değil mi? 



kexp performansının tamamı burada.

Hiç yorum yok: