bunu yazmazdım ama bir cumartesi gecesi yaklaşık bir şişe şarabı tek başıma içtikten sonra çenem düştü. fazla rahat hissetmenin verdiği cesaretle biraz iç dökmek amacıyla başladığım bu yazıyı paylaşmak benim için fazla cesaret gerektiren bir şey oldu. sanırım alkol bana bu cesareti verdi.
***
sufjan stevens'ın yeni albümü carrie & lowell'ın çıktığını görmüş ancak dinlemeyi düşünmemiştim. bunun bir nedeni de son zamanlarda singer-songwriter müzisyenlerden ziyade ne dediğine dikkat kesilmeden sadece müziğin kendisini dinlediğim şeylere takılmamdan ileri geliyordu. hayatımda hiç olmadığı kadar gürültülü ve sert şeyler dinliyor; normalde bilinçli şekilde uzak durduğum kakafoniye meyilli seslere meylediyordum. bunun nedeni içimde biriken enerji için bir çıkış yolu bulmak, zihnimde çözemediğim şeyleri kabullenmek ve kızgınlıklarımdan kurtulmaktı. bu yaşıma kadar singer-songwriterlar ile kendime telkinde bulunurken, artık yatakta başıma yorgan çekmekten vazgeçip, beni sıkan ne varsa çaresini sokaklarda aramayı seçiyordum. böyle bir ruh halindeyken sufjan stevens'un pitchfork'ta yayınlanan şu röportajına denk geldim. sufjan, yeni albümünden bahsediyor, carrie & lowell'ın üç sene önce kaybettiği annesi carrie ile olan ilişkisini anlattığı otobiyografik bir albüm olduğunu söylüyor. röportaj çok içten. sufjan'ın çocukluğundan başlayarak bugüne gelmişler. annesinin bipolar ve şizofreni tedavisi gördüğünü, uzun yıllar alkol ve madde bağımlısı olduğunu söylemiş. annesinin, kardeşi ve sujfan'ı çok küçük yaşta terk edip, uzun yıllar kendisinden haber alamadıklarını anlatmış. sufjan bir yaşındayken annesi onları terk etmiş. sonra lowell ile evlenmiş ve beş yıllık evlilikleri boyunca sufjan'ın annesiyle en sık görüştüğü dönem bu dönemmiş. beş yaşından sekiz yaşına kadar annesi ve üvey babası lowell ile oregon'da geçirdiği yaz tatillerini annesine dair tek anı olarak hatırlıyor. onun dışında hep sevgi-öfke arası hisler beslediği annesini pek de tanımadığını anlatıyor. bunu albümün ikinci şarkısı olan should have known better'da çok net bir şekilde duyuyorum. annesine diyor ki; keşke mektup yazsaydım. sadece bunu da demiyor, bu şarkı son zamanlarda dinlediğim en içten şarkılardan biri olarak zihnime kazınıyor. "keşke seni daha yakından tanısaydım/ hislerimi hep içimde sakladım/ keşke bir mektup yazsaydım/ hislerime hiç güvenmedim ve hep bir çare aradım/ beni üç ya da dört yaşımdayken bir video dükkanında bırakıp gittin" diyor. bütün bunların ardından annesine kızgın olmasını beklerken, onu anlamaya çalışan bir evlat görüyorum. kendimle bağ kuruyorum. şu yazı benim için çokça cesaret gerektiriyor; çünkü sufjan ile benim annemin çokça ortak yönü var. yirmi altı yaşındayım ve az sonra dile getireceklerimi ancak şu anda net bir şekilde ifade edebiliyorum: kendimi bildim bileli annem hasta. annem hastanelerde ve tedavi görmekte. küçükken değişeceğini düşünürdüm ve bunu umardım ama artık böyle bir şey olmayacağını görüyorum. ben annemden vazgeçtim. sufjan'ın annesine dair yazdığı bu albüm beni tam kalbimden yakaladı. sıcak bir yaz günü, caddebostan sahilinde yürürken dinlediğim bu albüm, daha ilk şarkısından beni sarstı. herkesin tişörtle gezdiği bir günde, ben daha ilk şarkıyı dinlerken tüylerim diken diken oldu.
ilk şarkının ismi death with dignity. albümü dinlemeye başlamadan önce konunun sufjan'ın annesi olduğunu, bipolar ve şizofreni tedavisi gören bir anneye sahip olduğunu biliyordum. tıpkı benim annem gibi. ben yıllar yılı bunu gizledim. bundan utandım. en yakın arkadaşlarıma bile anlatamadım. bunu bir defo, bir kusur olarak algıladım. eğer bir arkadaşım bundan haberdar olursa beni sevmez diye düşündüm. hayatıma giren erkeğe bunu anlatırsam benden korkar kaçar diye düşündüm. yirmi altı yaşına geldim ve yeni yaşıma girdiğimde ilk yaptığım şeylerden biri annemle olan ilişkimi en sevdiğim dostlarıma anlatmak oldu. ilk kez bu kadar dürüst oldum. anneme dair gerçek hislerimi, aslında beni ne kadar üzdüğünü, ona ne kadar kızgın olduğumu ve öfke duyduğumu anlattım. hayattaki en büyük korkumun anneme benzemek olduğunu sesli olarak ilk kez dillendirdim. sufjan'ın bu albümünde annesini anlatması benim için bir iç dökme seansına tanık olmak demekti. ilk şarkı olan death with dignity'de diyordu ki; "anne, seni affettim." ben henüz bu seviyeye ulaşamadım. aile ve çocuk ilişkisine kafa yoran bir arkadaşım var. bana dedi ki; annenle ilgili yaşadıklarına çözüm bulabilmen, onu kabullenmekten geçiyor; affetmek değil, kabullenmek. affetmek içinde kibir barındırıyordu ve çare değildi. çare kabullenmekti. belki senin annenin yetiştiği ortam, onun annesi ve babası onun böyle olmasına sebep olmuştu dedi. belki genler, belki biyoloji... hiç bu şekilde düşünmemiştim. hep annemi suçlamıştım. annemi anlamaya çalışmamıştım; çünkü beni bu yaşıma kadar hep üzmüştü. ankara'dan ayrılıp istanbul'a gelmemin nedeni annemdi. hayırsız evlat olmaktan korkuyordum ama ömrüm boyunca hastane ve ilaçlara bağımlı bir anneyle uğraşamayacğaımı bana amcam söylemişti. yaşadığım son iki yıl beni hasta etmişti. yataklardan çıkamadığım, google'da çok fena ilaç karışımlarına bakıp ölmeyi düşündüğüm dönemlerden geçmiştim. sonra yataklara düştüm. hasta oldum. öyle hasta oldum ki geçici menapoza girdim. yirmi beş yaşımda. gezmediğim doktor kalmadı. sonra hastalarına kurabiyem diye hitap eden yaşlı bir kadın doğum uzmanı doktora denk geldim. bana sorduğu ilk soru, büyük bir acı mı yaşadın oldu. kendimi tutamadan ağlamaya başladım. diğer tüm doktorlar fizyolojik sorularla işe başlarken, bu kadın bana acı mı yaşadın dedi. yaşadım ya, yaşadım dedim. tedavinin kafada bittiğini anlattı. uzun bir dönem ilaç kullandım ki normal bir kadın gibi adet göreyim. bunun ardından amcam dedi ki akademiyi bırak, istanbul'a git. beni istanbul'a yollayan amcamdır. ankara'da, annemle birlikte olmamam gerektiğini söyledi. istanbul'a giderken uçakta uzun uzun ağladım. beni havaalanına geçirmeye amcam geldi. o da ağladı, ben de. bir uçakla istanbul'a indiğimde lise arkadaşımın yanına gittim. beni evine buyur etti. burda hiç kimsem yoktu ama dostum bana ev oldu, dayanak oldu. sonra kendi evimi buldum ama şunu gördüm; kendi kurduğum arkadaşlıklar bana kan bağından daha yakındı, hem de pek çok daha yakın.
ilk şarkının ismi death with dignity. albümü dinlemeye başlamadan önce konunun sufjan'ın annesi olduğunu, bipolar ve şizofreni tedavisi gören bir anneye sahip olduğunu biliyordum. tıpkı benim annem gibi. ben yıllar yılı bunu gizledim. bundan utandım. en yakın arkadaşlarıma bile anlatamadım. bunu bir defo, bir kusur olarak algıladım. eğer bir arkadaşım bundan haberdar olursa beni sevmez diye düşündüm. hayatıma giren erkeğe bunu anlatırsam benden korkar kaçar diye düşündüm. yirmi altı yaşına geldim ve yeni yaşıma girdiğimde ilk yaptığım şeylerden biri annemle olan ilişkimi en sevdiğim dostlarıma anlatmak oldu. ilk kez bu kadar dürüst oldum. anneme dair gerçek hislerimi, aslında beni ne kadar üzdüğünü, ona ne kadar kızgın olduğumu ve öfke duyduğumu anlattım. hayattaki en büyük korkumun anneme benzemek olduğunu sesli olarak ilk kez dillendirdim. sufjan'ın bu albümünde annesini anlatması benim için bir iç dökme seansına tanık olmak demekti. ilk şarkı olan death with dignity'de diyordu ki; "anne, seni affettim." ben henüz bu seviyeye ulaşamadım. aile ve çocuk ilişkisine kafa yoran bir arkadaşım var. bana dedi ki; annenle ilgili yaşadıklarına çözüm bulabilmen, onu kabullenmekten geçiyor; affetmek değil, kabullenmek. affetmek içinde kibir barındırıyordu ve çare değildi. çare kabullenmekti. belki senin annenin yetiştiği ortam, onun annesi ve babası onun böyle olmasına sebep olmuştu dedi. belki genler, belki biyoloji... hiç bu şekilde düşünmemiştim. hep annemi suçlamıştım. annemi anlamaya çalışmamıştım; çünkü beni bu yaşıma kadar hep üzmüştü. ankara'dan ayrılıp istanbul'a gelmemin nedeni annemdi. hayırsız evlat olmaktan korkuyordum ama ömrüm boyunca hastane ve ilaçlara bağımlı bir anneyle uğraşamayacğaımı bana amcam söylemişti. yaşadığım son iki yıl beni hasta etmişti. yataklardan çıkamadığım, google'da çok fena ilaç karışımlarına bakıp ölmeyi düşündüğüm dönemlerden geçmiştim. sonra yataklara düştüm. hasta oldum. öyle hasta oldum ki geçici menapoza girdim. yirmi beş yaşımda. gezmediğim doktor kalmadı. sonra hastalarına kurabiyem diye hitap eden yaşlı bir kadın doğum uzmanı doktora denk geldim. bana sorduğu ilk soru, büyük bir acı mı yaşadın oldu. kendimi tutamadan ağlamaya başladım. diğer tüm doktorlar fizyolojik sorularla işe başlarken, bu kadın bana acı mı yaşadın dedi. yaşadım ya, yaşadım dedim. tedavinin kafada bittiğini anlattı. uzun bir dönem ilaç kullandım ki normal bir kadın gibi adet göreyim. bunun ardından amcam dedi ki akademiyi bırak, istanbul'a git. beni istanbul'a yollayan amcamdır. ankara'da, annemle birlikte olmamam gerektiğini söyledi. istanbul'a giderken uçakta uzun uzun ağladım. beni havaalanına geçirmeye amcam geldi. o da ağladı, ben de. bir uçakla istanbul'a indiğimde lise arkadaşımın yanına gittim. beni evine buyur etti. burda hiç kimsem yoktu ama dostum bana ev oldu, dayanak oldu. sonra kendi evimi buldum ama şunu gördüm; kendi kurduğum arkadaşlıklar bana kan bağından daha yakındı, hem de pek çok daha yakın.
ne diyordum, sufjan'ın death with dignity şarkısı. bu şarkı. albüm anneyle başlıyor, anneyle devam ediyor, anneyle bitiyor. benim hayatıma ne kadar paralel. her yolun bir sonu var diyor şarkıda, ölümden bahsediyor. benimki fiziki bir ölüm değil ama bir nevi ölüm. hem de en hakikisinden. ah sufjan ne yaptın sen bana? en son bir albümün ilk şarkısında tüylerim diken diken olduğunda bu albüm, kate bush'un 50 words for snow'u idi. bu şarkının ardından gelen should have known better bana bir nevi ferahlama hissi verdi. bu şarkı beni çok etkiledi. keşke hiç haberim olmasaydı diyeceğim denli etkiledi. ama üzülmedim. son bir yılda her şeye ağlayan ben, bu albümde hiç ama hiç ağlamadım. gözlerim bile dolmadı. biraz terapi gibi geldi. biraz rahatlama, arınma. annem ben küçükken çok defalar hastaneye yattı. ben ortaokul ve lisedeyken de yattı. sonra üniversitenin başında ben kayda belgelerimle gittiğimde annem hacettepe'de yatmaktaydı. aradan yıllar geçti. ben 2013 yılında üniversiteden mezun olduğumda annem yine hastanede yatmaktaydı. herkesin annesi devrim stadındayken benimki hastanedeydi. o kadar çok ağladım ki. diplomamı aldıktan sonra çatı'da halam ve amcamla yemek yerken bir ara tuvalete gittim. sonra tuvalette aynaya bakarken ağlamaya başladım. o sırada tuvalette olan bir kadın üzerimdeki cübbeyi gösterek; "mezun oldun, niye ağlıyorsun?" dedi. ben bir şey diyemedim. ailen burda mı dedi. burda dedim. "e, o zaman niye ağlıyorsun?" dedi. onun da oğlu mezun olmuş. makinadan. sizi tanıştırayım dedi. çöpçatanlık. hiç havamda değildim olmaz dedim, istemiyorum. bana sarıldı. annem burda değil dedim. onun da gözleri doldu. baban yok mu dedi. öldü dedim. kadın beni kolumdan tuttu, illa gel bizle yemek ye dedi. yok istemem dedim. istemem. kadının yanından hemen ayrıldım, çatı'nın bahçesindeki masalarda oturmakta olan halam ve amcamın yanına gittim. ilkokula başladığım günden bu yana yanımda olan halam ve amcamın. bir nevi anne ve babamın. bana sonsuz sevgiyi veren, çocuğu olmadığı halde bir anne nasıl olur, bana olan sevgisinden cevabını çıkardığım halam ve şu hayatta açık ara en çok sevdiğim kişi olan amcam. amcam benim her şeyim. bana edebiyat, müzik, resim öğreten insan. her şeyimi konuştuğum insan. "amca acaba ben eşcinsel miyim?" diye sorduğum adam. sonradan olmadığımdan son derece emin oldum ama bunu paylaştığım insan amcamdı. mesela ona canli dinledigim swans'ın şarkılarını yolluyorum. güzelmiş diyor. arcade fire'a bayılıyorum diyorum, oooo süper diyor. bessie smith'in aşk şarkılarını ve robert johnson'ın crossroad'unu yolluyorum, üstüne dakikalarca konuşuyoruz. bana robert johnson cd'si alıyor. arap kadın vokallerine hayranlığım ondan ileri geliyor. fairuz... ah fairuz... beni pek az kadın böyle etkiliyor.
ne diyordum? sufjan. ah evet sufjan... albümün sekizinci şarkısı carrie&lowell, annesi ve üvey babası lowell'a yazılmış. bu kadar ağır konuları depresifliğe kaçmadan nasıl anlatmış gerçekten şaşıyorum (insan gerçekten hayret ediyor). adam her şeyi kabullenmiş, bu o kadar belli ki... bunu 39 yaşında yapmış. galiba benim daha zamanım var. gerçi şunun da farkındayım, ben bunu ne kadar erken yaparsam o kadar iyi. şu hayatta mutlu olmamın önündeki en büyük engel, kendi gerçekliğimi kabullenememek. eskiden otuzlu yaşlar ne büyük gelirdi. halbuki ne küçük ve genç yaşlarmış. hatta bazen öyle insanlar görüyorum -ki çoğunluğu da erkek!- benden on yaş büyük olmalarına rağmen birer çocuklar. öyle toy ve itici. lise çağındaki bir ergenden hallice iç dünyalarıyla bizi yargılamaya kalkan saçma sapan adamlar. ben mesela, hangi birine kendi hikayemi anlatayım? annemi hangi biriyle paylaşayım? paylaşmıyorum tabii ki. annemi duyunca benden uzaklaşacak bir adamın varlığı, beni içimi açmaktan alıkoyuyor. sonra aman diyorum, anlatmaya üşeniyorum. anlamayacağını o kadar iyi biliyorum ki... adım gibi biliyorum. tüm bunları anlatınca adamın kaçma ihtimali var. korkunç. ben de olsam korkarım, kızamıyorum da kimseye.
bu albüm bitişler ve başlangıçlarla dolu. anılar, ağaçlar, yaz tatilleri, kardeşler ve yeğenlerle dolu. ben ankara'yı bitirdim. kendi annemle bir devri bitirdim. henüz sufjan gibi arınma ve kabullenme evresine gelemedim ama carrie & lowell bana bu yolda ışık tutan bir albüm oldu. ben amcamın ve halamın yeğeniydim, onların kızıydım. bu yüzden de aslında çok şanslıydım. onlardan çok sevgi gördüm. şimdi içimden taşan sevginin müsebbibi onlar. sufjan'ın abisinin kızı için, should have kown better şarkısında dediği gibi, "my brother and his daughter, illumunation...." onların bana hissettikleri böyle galiba. benim hep babamın emaneti olduğumu söylerler. sağolsunlar. şu hayatta en çok ikisini seviyorum. sufjan'la bu kadar ortak yönüm olduğunu bilmezdim. bana ağlamadan dinleyebildiğim bir yüzleşme albümü yapmış. 2015'te başka albüm dinlemesem de olur. inanmıyorum ama allah razı olsun. sufjan beni ağlatmadı, kabullenme yolunda arkamdan itici bir güç oldu. ben de kendime şaşırdım. allahallah dedim, ben nasıl oldu da bu konu hakkkında yazabildim? bu nasıl oldu?
***
***
allah taksiratını affetsin.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder