13 Haziran 2015 Cumartesi

but if you are feeling sinister go off and see a minister he'll try in vain to take away the pain of being a hopeless unbeliever*

hayatımda gezi'den sonra ikinci kez bu ülkede güzel şeyler olabilir diye umutlanıyorum. ilk kez bir seçimden sonra ben de sevindim. yaşımıza göre çok seçim gördük. genel, yerel ve referandum. bu yaşımda kaç kere oy kullandığımı sayamayacak kadar hatırı sayılır defa sandık başına gittim. şu anda hissettiğim şeyi daha önce hissetmediğim için adını koyamıyorum. geçen seneki yerel seçimlerde çalınan oylarla alınan ankara sonuçları; bende, arkadaşlarımda, bildiğim birçok kişide evden cenaze çıkmış gibi bir his bırakmıştı.  yenilmeyi geçtim, verdiğimiz oyun gözümüzün önünde çalınması, mideme ömrüm boyunca unutamayacağım bir yumruk indirmişti. bu yüzden ne yazık ki umutsuzlukla oy ve ötesi gibi oluşumların önünün kesileceğine inanıyor, artık ne yaparsak yapalım bir şey olmayacağını düşünüyordum. asla boşvermişlik değil, öyle bir umutsuzluk ki hayal bile kuramayacak denli kuruyup kalmak. ar damarı çatlayan insanlar arasında olmaktan iğrenmek. kime ve ne için oy vereceğimi en baştan bilmeme rağmen hiç kimseyle birlik ve beraberlik hissi duyamıyorum. gezi'ye kadar toplu girişilen hareketin bu kadar güçlü ve kıymetli olduğunun farkında değildim. neyseki bunu genç yaşımda fark ettim. fakat ardından geçtiğimiz süreçte bir şeyler oldu. ben bir kırılma yaşadım, adını tam koyamamakla birlikte futbol taraftarlığından tut da siyasal parti sempatizanlığına kadar olan her türlü müşterek girişime mesafeli bakmaya başladım. ne tembel bir insanım ne de yürekten inandığım bir şeye desteğimi göstermekten imtina edecek kadar umursamaz. benim buradaki bütün insanlarla aramı ısıtmak için zamana ihtiyacım var. "bu ülkedeki insanlarla barışmak" diyeceğim ama teknik olarak küs değilim. kırılma ve gücenme gibi duygusal sözler de edemem; çünkü iş duygusal olmaktan çıktı. sadece son iki yıl, sadece son on üç yıl değil, genel anlamıyla bir kızgınlık duyuyorum. bizler iyi insanlarız ama hak etmediğimiz kötülükleri görüyoruz. tam içim yumuşuyor gibi oluyor sonra bir ziyaretimde okulda baraka'daki panoda iğneli duran onur yaser can'ın resmini görüyorum ve gözlerim doluyor. sonra geçen kış anadolu'nun tam ortasındaki bir kasabanın çay bahçesinde annesinin telefondan aldığım intihar haberini hatırlıyorum. kanım çekiliyor. bu sadece on üç yıllık iktidarın suçu değil. çok köklü ve kolay kolay gitmeyecek bir pisliğin bugüne yansıması. annem benden daha umutlu. annem çevremdeki birçok arkadaşımdan aylar önce oyunu hdp'ye vereceğini açıklamıştı (dededen beri altı ok'a mürekkep basan bir ailedeki kamuoyu açıklaması!). benim de umutlu olmam gerektiğini söylüyor. seçim sonucunu alınca sevindim sevinmesine ama başımın üstündeki o kaba eli öyle benimsemişim ki halen gerçek gibi gelmiyor. ben ki 70'lerin solcu ihtiyarlarıyla syriza zaferi kutladım, bundan aldığım heyecanla podemos'u takip ediyorum; ülkemdeki bu seçim bana elalemin ülkesindeki seçim sonucu kadar içinde-tedirginlik-barındırmayan-bir-his veremiyor. ben utanmıyorum, böyle hissetmeme sebep bir ortamda yetişmemde emeği geçenler utansın. 

*: if you're feeling sinister - belle and sebastian

Hiç yorum yok: