jeff buckley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
jeff buckley etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nisan 2015 Perşembe

bütün çiçekler


fiziken çok yorucu bir çarşambanın sonunda, p.'nin bana uzak ülkelerin birinden gün içinde yolladığı all flowers in time bend towards the sun şarkısını dinledim. jeff buckley tarafından yazılan ve elizabeth fraser ile kaydettikleri bu şarkı resmi olarak hiç yayınlanmamış. yıllar sonra izinsiz bir şekilde internet aracılığıyla yayıldığında ise fraiser bu durumdan hiç memnun olmadığını açıklamış. bir yandan insanların mahremiyetine müdahale ettiğimizi biliyor, bir yandan da bu güzel şarkıdan mahrum kalmanın ne büyük kayıp olacağını düşünüyorum.

p. bana şarkıyı yollarken bir şeyler yazmış. bu şarkının ona bahar ayını, bahar aşklarını, ankara'daki bahar günlerini hatırlattığını söylemiş. konur'un, karanfil'in ve yüksel caddesinin adını geçirmiş. lisedeyken meclis parkına gidip çimlerde bira içerdik demiş. daha p. ile tanışmadığımız o yıllarda benim de meclis parkına gidip bira içmişliğim vardı. hayatımda ikinci ya da üçüncü biramı meclis parkında içmiştim. bunu unutmuşum. meclis parkını unutmuşum. p. hatırlatınca gülümsedim. hemen ona cevap yazdım; demek hepimizin meclis parkında bira içmişliği var diye. bana cevap yazdı: ne günlermiş, bir zamanlar meclis parkında oturup içilirmiş. vay be dedim. gerçekten vay be. tam tamına yıl 2004 iken meclis parkında bira içilirdi. şimdi sıkıyorsa git otur çimlere. bira içmekten bahsetmiyorum bile bak, git bir oturmayı dene. başbakanlık sokağından bile geçmenin yasak olduğu, odtü dolmuş duraklarında gördükleri her sakallı-parkalı gence potansiyel devrimci muamelesi yapıp kimlik sordukları bir devirdeyiz, ne birası? bana o kadar uzak geliyor ki on sene önce yaptıklarımız. gündüz vakti oturur bira içerdik. bir caddebostan değildi ama bizi mutlu ederdi. bu şarkıda bütün bunları düşündüm. eve geldiğimde kendimi kanepeye zor attım. bu şarkıyı defalarca ardı ardına dinledim. bahar ayında konur'u, karanfil'i düşündüm. burnumda tüten bir şeyler vardı ama bu şey mekanlar değildi. ankara değildi. p.'yi özlemiştim. haritada farklı noktalara dağılan dostlarımı özlemiştim. bahar ayını ve esintili havaları hayal ettim. lise sabahlarında montumun ilk iki düğmesini açtığımda hissettiğim serinliği duymaya çalıştım. hoca kızar diye saçımızı toplardık, converse en havalı ayakkabıydı; sırf grunge dinliyor ve kerouac okuyor diye bir oğlana aşık olabilirdik. bütün bunları yaparken p. ile tanışmıyorduk bile. o, lisede piercing takacak kadar asiymiş -ki asilik bir sürü küpe takmak demekti- benim en asi davranışım, saatlerimi annemden habersiz ankara pasajlarında müzik peşinde koşarak geçirmekti. bir daha müzik adına hiçbir zaman o senelerde öğrendiğim kadar çok şey öğrenmedim. pasajlar kapandı, abiler gitti. şimdi kadıköy'de gezinirken o pasaj kültürünün izlerini görüyorum. ankara'da biten ama kadıköy'de yaşayan bir kültür. 

bütün bunları düşünüyorum ve özlediğim insanlara aklımdan geçenleri anlatmak istiyorum, yazmak değil. on beş derece havada onlarla bira içerken bazı şeylerden bahsetsem. mesela birayı hiç ama hiç sevmediğimi ama sizle iyi gittiğini, keşke kuş gözlem topluluğuna katılsaymışız dediğimi, bazı düşüncelerimin beni kötü bir insan yapıp yapmayacağını size danışmak istiyorum. canım p., seni çok özlüyorum. sevgiliyi özler gibi özlüyorum. bazı sabahlar kendi kendime konuşuyorum. ankara olmaz, artık bu saatten sonra olmaz diyorum. ama bu beton şehir de çok çirkin, sen beni anlarsın. sevdiğim şarkıları biriktirip seninle paylaşmak istiyorum. duygu dünyası kısır bir erkeğe değil, güzel şarkılarımı sana açmak istiyorum. umutlu olmaya dair çabaladığım ama her seferinde direncimin kırıldığı bu ülkede, her gün karmaşa ve olay var. haberleri takip ederken yoruluyorum, öfkem bedenimden taşıyor. bütün bunların arasında bana iyi hissettiren pek az şey var. biri de seninle olan dostluğum. dostluğumuz tren yolculuğu gibi. tıngır mıngır ilerleyen ve hep orman manzaralı yerlerden geçen bir trenin içinde yan yana oturuyoruz. sana verilecek en güzel hediyenin renkli bir çorap olacağını biliyorum. sen de bana verilecek en güzel hediyenin bir kalıp peynir olduğunu biliyorsun. seninle bir baharı daha çimler üzerinde geçireceğimiz günlerin hayalini kuruyorum ve seni sevgiyle kucaklıyorum. 

2 Eylül 2010 Perşembe

sonsuza kadar aynı yaşta kalmak

dünya saati işliyor. yıllar geçiyor, ben yaş alıyorum. her şey değişiyor, bildiğim şeyleri artık bilmez oluyorum. kimi zaman da gördüğüm insanları görmez. hayat gailesi içinde unutuveriyoruz birbirimizi. sevmesine seviyoruz, bunu dile getirmeye gerek dahi duymuyoruz ama görüşmeler seyrekleşiyor, sesler unutulmaya yüz tutuyor. yine de diyorum, varlar hayatımda. ömrümüz yettiği sürece de var olmaya devam edecekler, biliyorum. her hallerini bileceğim bazılarının. zihnimdeki resimleri yıldan yıla değişikliğe uğrayacak, güncellenecek ve ben o yeni resmi zihnimde tutmaya devam edeceğim. ama bazılarının hiçbir zaman öyle olmayacak, bunu da biliyorum. zaman algımda bir yanılsama yaratan onlar olacak. yıllar geçecek, hatta on yıllar geçecek ama onlar zihnimde benim onları ilk bildiğim halleriyle var olmaya devam edecekler. bizler yaşlanacağız ama onlar hiç yaşlanmayacak; hep genç ve güzel kalacaklar. saçları hiç beyazlamayacak, yüzleri hiç kırışmayacak. ben yaş alacağım ve onlara yaklaşacağım. sonra bir zaman onlardan büyük bile olacağım. onlarsa hep genç, hep az yaşamış olarak kalacaklar. ben yaşadıkça diyeceğim ki hayatta böyle bir şey de varmış. sonra düşüneceğim, onlar da yaşadılar mı ki acaba diye kendime soracağım. aa diyeceğim, hayatta böyle bir duygu da varmış. bunu hiç bilemeden göçüp gitmenin ne büyük bir kayıp olduğu hissine kapılacağım ve birazcık içim burulacak ama sonra geçecek, ben yoluma devam edeceğim. büyümenin son sınırı neyse ona varmayı umacağım ama aklım hep kırk yaşında kalan babamda olacak. ben kırkımı geçince babamdan bile büyük olacağım. düşünsene bir, babamdan bile büyük. sonra hiç nine olamayan janis gelecek aklıma. janis her daim gözlüklü genç bir kadın. ben ondan büyük olduğum vakit ise janis benim için güler yüzlü genç bir kız olacak. sonra içimde nick drake ve onu koruyup kollama hissi belirecek. ben istersem ona bakabilirim çünkü ben birkaç sene sonra ondan büyük olacağım. işte o vakit 'take care of him'. o hep küçük, hep genç delikanlı. sadece o mu? jeff buckley ve elliott smith'in de saçları hiç ağarmayacak, yüzleri hiç ama hiç kırışmayacak. sonra olgun adam göbeğine sahip olamayacaklar. sigara onların sesini kalınlaştıracak vakti hiç bulamayacak, onlar hiç baba olamayacaklar. ama ne güzel ki benim babam en azından baba olmuş. buna fırsat bulmuş. gerçi ne ilkokula başladığımı gördü, ne okumaya başladığımı ama olsun. en azından beni kucağına almış ya, o da yeter... demek isterdim ama diyemiyorum. düşünüyorum, bir insanın kendi çocuğunun büyümesine tanıklık edemeyişinin ne büyük bir kayıp olduğunu düşünüyorum. okula giderken de görmedin, okuldan mezuniyetini de göremeyeceksin. gerisini söylemiyorum bile. dinliyorsa duyuyordur zaten, onu daha fazla üzmek istemiyorum. ben kendime üzülmüyorum, ben kaçırdığı şeyler için babama üzülüyorum. hani derler ya, insan büyüdükçe annesini/babasını daha iyi anlarmış diye, ben de daha iyi anlıyorum işte. ölen babamı daha iyi anlıyorum şimdi. çünkü kendime üzülmüyorum, ben ona üzülüyorum. ama sonra her şey düzene giriyor, içim dinginliği buluyor çünkü mukadderat diye bir şey var. iyi ki de var, ya bir de olmasaydı ne yapacaktık? mukadderat diyorum, her şeyi ona bağlamak içimi rahatlatıyor. böyle olması gerekiyormuş, böylesi daha iyi diyerek bütün ağır hislerden bir çırpıda kurtuluyorum. hiç kimseye üzülmüyorum sonra. janis hep böyle çatlak kalmalıydı, nick drake mp3 teknolojisini hiç görmemeliydi, elliott ve jeff de yolun yarısı olan otuz beşe hiç varmamalıydı. demek ki her şey olduğu gibi olmalıydı. bütün bunları kabul ediyor ve her şeye kucak açıyorum. geçmişi düşünmüyor ve sadece geleceğe bakıyorum. her şeyin en iyisinin bu olduğuna inanıyorum. tek yapabildiğim güzel şeyler dilemek. hayatımda olan bütün kadınların yüzlerinin ve ellerinin buruş buruş olduğu zamanları görmek istiyorum. hayatımda olan bütün adamların da saçlarının beyazlayıp döküldüğü, olgun adam göbeği edindikleri zamanı görmek. ileride de onlarla kocaman sofralarda sabahı etmek ve bunu hep yapmak istiyorum.