2 Eylül 2010 Perşembe

sonsuza kadar aynı yaşta kalmak

dünya saati işliyor. yıllar geçiyor, ben yaş alıyorum. her şey değişiyor, bildiğim şeyleri artık bilmez oluyorum. kimi zaman da gördüğüm insanları görmez. hayat gailesi içinde unutuveriyoruz birbirimizi. sevmesine seviyoruz, bunu dile getirmeye gerek dahi duymuyoruz ama görüşmeler seyrekleşiyor, sesler unutulmaya yüz tutuyor. yine de diyorum, varlar hayatımda. ömrümüz yettiği sürece de var olmaya devam edecekler, biliyorum. her hallerini bileceğim bazılarının. zihnimdeki resimleri yıldan yıla değişikliğe uğrayacak, güncellenecek ve ben o yeni resmi zihnimde tutmaya devam edeceğim. ama bazılarının hiçbir zaman öyle olmayacak, bunu da biliyorum. zaman algımda bir yanılsama yaratan onlar olacak. yıllar geçecek, hatta on yıllar geçecek ama onlar zihnimde benim onları ilk bildiğim halleriyle var olmaya devam edecekler. bizler yaşlanacağız ama onlar hiç yaşlanmayacak; hep genç ve güzel kalacaklar. saçları hiç beyazlamayacak, yüzleri hiç kırışmayacak. ben yaş alacağım ve onlara yaklaşacağım. sonra bir zaman onlardan büyük bile olacağım. onlarsa hep genç, hep az yaşamış olarak kalacaklar. ben yaşadıkça diyeceğim ki hayatta böyle bir şey de varmış. sonra düşüneceğim, onlar da yaşadılar mı ki acaba diye kendime soracağım. aa diyeceğim, hayatta böyle bir duygu da varmış. bunu hiç bilemeden göçüp gitmenin ne büyük bir kayıp olduğu hissine kapılacağım ve birazcık içim burulacak ama sonra geçecek, ben yoluma devam edeceğim. büyümenin son sınırı neyse ona varmayı umacağım ama aklım hep kırk yaşında kalan babamda olacak. ben kırkımı geçince babamdan bile büyük olacağım. düşünsene bir, babamdan bile büyük. sonra hiç nine olamayan janis gelecek aklıma. janis her daim gözlüklü genç bir kadın. ben ondan büyük olduğum vakit ise janis benim için güler yüzlü genç bir kız olacak. sonra içimde nick drake ve onu koruyup kollama hissi belirecek. ben istersem ona bakabilirim çünkü ben birkaç sene sonra ondan büyük olacağım. işte o vakit 'take care of him'. o hep küçük, hep genç delikanlı. sadece o mu? jeff buckley ve elliott smith'in de saçları hiç ağarmayacak, yüzleri hiç ama hiç kırışmayacak. sonra olgun adam göbeğine sahip olamayacaklar. sigara onların sesini kalınlaştıracak vakti hiç bulamayacak, onlar hiç baba olamayacaklar. ama ne güzel ki benim babam en azından baba olmuş. buna fırsat bulmuş. gerçi ne ilkokula başladığımı gördü, ne okumaya başladığımı ama olsun. en azından beni kucağına almış ya, o da yeter... demek isterdim ama diyemiyorum. düşünüyorum, bir insanın kendi çocuğunun büyümesine tanıklık edemeyişinin ne büyük bir kayıp olduğunu düşünüyorum. okula giderken de görmedin, okuldan mezuniyetini de göremeyeceksin. gerisini söylemiyorum bile. dinliyorsa duyuyordur zaten, onu daha fazla üzmek istemiyorum. ben kendime üzülmüyorum, ben kaçırdığı şeyler için babama üzülüyorum. hani derler ya, insan büyüdükçe annesini/babasını daha iyi anlarmış diye, ben de daha iyi anlıyorum işte. ölen babamı daha iyi anlıyorum şimdi. çünkü kendime üzülmüyorum, ben ona üzülüyorum. ama sonra her şey düzene giriyor, içim dinginliği buluyor çünkü mukadderat diye bir şey var. iyi ki de var, ya bir de olmasaydı ne yapacaktık? mukadderat diyorum, her şeyi ona bağlamak içimi rahatlatıyor. böyle olması gerekiyormuş, böylesi daha iyi diyerek bütün ağır hislerden bir çırpıda kurtuluyorum. hiç kimseye üzülmüyorum sonra. janis hep böyle çatlak kalmalıydı, nick drake mp3 teknolojisini hiç görmemeliydi, elliott ve jeff de yolun yarısı olan otuz beşe hiç varmamalıydı. demek ki her şey olduğu gibi olmalıydı. bütün bunları kabul ediyor ve her şeye kucak açıyorum. geçmişi düşünmüyor ve sadece geleceğe bakıyorum. her şeyin en iyisinin bu olduğuna inanıyorum. tek yapabildiğim güzel şeyler dilemek. hayatımda olan bütün kadınların yüzlerinin ve ellerinin buruş buruş olduğu zamanları görmek istiyorum. hayatımda olan bütün adamların da saçlarının beyazlayıp döküldüğü, olgun adam göbeği edindikleri zamanı görmek. ileride de onlarla kocaman sofralarda sabahı etmek ve bunu hep yapmak istiyorum.

Hiç yorum yok: