6 Eylül 2010 Pazartesi

dağınıklık zamanla toplanmıyor

kimi zaman öfke duyuyorum. yıkıcı bir öfke değil, bir insana karşı değil, içinde bulunduğumuz koşullara karşı. bazen ülkeye bazense dünyaya. annemden dinlediklerimin halen değişmediğini görmek ileriye dair umutlarımı söndürüyor. bazen diyorum, çok bir şey istemiyorum, sadece hayatımız değerli olsun. refah seviyesinin son model arabaları, telefonları, pahalı kıyafetleri alım gücüyle alakası olmadığını biliyoruz, biz zaten bunları istemiyoruz ki diyorum. her şey daha fazla özgürlük, biraz daha demokrasi, insan hakları içindi değil mi? hiç sanmıyorum efendiler diye aşağılayıcı bakışlar atıyorum. her gelen bunu demiş; dedeme de bunu demişler, anneme de, şimdi bana da. oysaki benim istediğim çok basit, sadece hayatlarımız değerli olsun istiyorum. insanlar para kazanırken ölmesin, biri sokakta kaza geçirince hemen ambulans gelebilsin, üniversite öğrencisi harç parasını dert etmesin. belediyeler sokakta çalışma yaparken çukurların etrafını çevirmeyi unutmasın, çocuğun biri düşüp ölmesin istiyorum. toplu taşımada insanlar balık istifi gibi gitmesin, ultrason çektirmek isteyen hastaya üç ay sonrasına randevu verilmesin. zengin olmak gibi bir hayalim yok; ben herkesin evinin kirasını verebildiği, temel faturalarını ödeyebildiği, çocuğunun okul masraflarını düşünürken hayatının kararmadığı bir ekonomi istiyorum. dolabımda aynı elbisenin üç farklı rengi, aynı ayakkabının yirmi farklı rengi falan olmasın. bir kabanım varken sırf değişiklik olsun diye beş kabanım daha olmasın. ama ne olsun, hepimizin işimizden arta kalan vakitte sinemaya gidip, ardından pastanede pasta yiyip limonata içebileceğimiz kadar paramız olsun. bir de hepimizin bir-iki yılda bir üç-beş gün tatil yapabilecek kadar paramız olsun. sokağa çıktığımda başıma bir kaza gelirse ambulansın geleceğini bileyim. yağmur birden bastırdığında şehrimin altyapısının iyi olduğunu bileyim ve bir daha ayakkabımın içine hiç su girmesin. yağmurda yollar dolmasın, yollar arabalardan dolmasın ki itfaiye ve ambulans geçebilsin. yollardan rahat bir şekilde sadece iftara yetişmeye çalışan bürokratlar değil, şehrimin diğer insanları da geçebilsin. ben bunları derken tam da devlet baba bana ihracat ve ithalattan bahsediyor. ben bilmiyorum ya hemen inanıyorum. sonra öğreniyorum ki zaten bir liralık ihracat yapmak için iki liralık ithalat yapmışız. hay allah gördün mü, yine içerideyiz yine içerideyiz. sonra kendi kendime kızıyorum, umudunu kaybetmek için henüz erken olduğunu görmüyor musun diyorum, yaşın ne başın ne diyorum ve iyimserlik ile gerçekçilik arasında gidip geliyorum.

Hiç yorum yok: