8 Eylül 2010 Çarşamba

eften püften şeyler

süveter
geçenlerde aklıma düştü, en son ne zaman süveter giydiğimi düşündüm. yaklaşık bir yedi sekiz yıl geçmiş en son süveter giyeli beri. o da ortaokul zamanlarına tekabül ediyor. kendi kendime düşündüm, dedim süveter konsept olarak şirin bir giysi aslında. yani her tip süveter değil, hele süslü püslüsü, allı güllüsü değil ama sade olanı hem güzel hem şirin. üstelik bu iki sıfatı her iki cins için de gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum. kadın giyince de böyle bu, erkek giyince de. ama nedense bizim zihinlerimize süveter "okul" ile kodlanmış. adeta eski zamanlara ait kalmış, talebelerin giydiği bir çeşit giysi diye tanımlasak kimse garipsemez. zaten süveter dediğin ne renk olur ki, okulun ciddiyetine yaraşır olur elbet; ya gri, ya lacivert.
ilkokul ve ortaokul boyunca seçme şansın yoktu, o süveteri giyecektin. o zaman pek bir yakınırdık, hiç sevmezdik. sonra lise hazırlığa başlayınca okulun ilk günleri gittim efendi efendi giydim süveterimi. ardından bir baktım, kimsenin süveter neyim giydiği yok, herkes kafasına göre takılıyor. ben de çıkarttım tabii. sonra dolabın dehlizlerinde kaybolup gitti cânım süveter. işte dedim ya geçende aklıma düştü diye, süvetere biçtiğimiz bu resmi, sonracığıma çalışkan öğrenci giysisi imajı ona yapılan bir haksızlık bence. ciddi ciddi düşünüyorum da süveter kış konsepti için valla güzel bir şey. bence modacılar bunun üzerine eğilmeli ve bu kış, olmadı bir kış süveter tekrar dirilmeli. sloganım bile hazır:
"bu kış süveter gelecek!"

lady gaga
pek çok pop yıldızının niye tutulduğunu anlayabiliyorum. dinlemiyorum, takipçisi değilim ama gördüğüm zaman anlayabiliyorum. genelde ilgimi çekmiyor ama bazen "aa ne yapmış?" diye bakmıyor değilim. yine de gel gör ki lady gaga'nın niçin bu kadar el üstünde tutulduğuna, ikonlaştırıldığına, hatta daha da ileri götürürsek devrimci gibi takdim edildiğine anlam veremiyorum. bana sorsalar ki lady gaga'yı nasıl tanımlarsın, verebileceğim tek yanıt bayağı olur. halbuse insanlar "zamanının ötesinde o yaee! anlaşılmıyor" falan diyorlar. hadi canım! hiç zamanının ötesinde popçu görmesem inanacağım ama ben inanır mıyım? asla! biz burak kutlarla büyümüş bir nesiliz arkadaşım, sen kime ne anlatıyorsun?

hey gaga,
don't take offence but you have a very vulgar style honey. if you think you're futuristic, i advise you to come to turkey and learn something from hande yener.
xoxo,
me

bunlar nereli?
annem dinlediğim bir şeye ne zaman kulak misafiri olsa bu ne güzelmiş der. sağolsun beğenir. beğenmese de beğenir. kendisi tahminlerime göre çocuğuyla kuşak çatışması yaşamayan ebeveyn profili çizmek istiyor, canım benim. 'ne güzelmiş bu'dan sonra dediği ilk şey, "bunlar nereli?" oluyor. hep bunlar nereli. sonra bir-iki saniye düşünüyor ve kendince orayla ilgili bir şeyler diyor. eğer diyecek bir şeyi yoksa da tamam öyleyse, hadi sen dinle deyip gidiyor.

boston
hocamız uzun karışık bir nümerik yöntem anlatıyor. sonra diyor ki: "bunu med-cezir olaylarının hesabında kullanıyorlar. tabii biz kullanmıyoruz çünkü burada med-cezir olmuyor, okyanus yok." ardından devam ediyor, "çocuklar med-ceziri bir görseniz, suyun seviyesi sabah farklı gece farklı. ben boston’da öğrenciyken gördüğümde gözlerime inanamamıştım…" diye anlatıyor. sağ yanımdaki arkadaşım fısıltıyla soruyor, "boston nirvana'nın memleketi miydi?" diye. sol yanımdaki arkadaşımsa hemen olaya müdahil oluyor, "yok len o seattle'dı seattle" diyor. sonra üçümüz dersimize dönüyoruz ve bir gün biz de med-ceziri görmeyi umuyoruz.

anneanne
kafamdaki anneanne figure tombiş. hem tombiş hem güleç yüzlü. anneannenin iri göğüsleri var. şefkat ve sıcaklık var o göğüslerde. emzirdiği çocuklardan, açtığı hamurlardan, yaptığı yemeklerden, yıkadığı çamaşırlardan ve taşıdığı pazar filelerinden dolayı vücudunda yılların yorgunluğu var ama öyle aydınlık bir yüzü var ki. koynuna başımı koysam, kocaman göğüsleri aldığı nefesle inip kalksa, sonra başımı okşasa ve canım kızım börek ister misin diye sorsa.

michigan-michelle
michigan, bir de michelle. bir üçüncüsü daha vardı ama unuttum şimdi bak. bu ikisinin kulağa gelişi çok yumuşak değil mi? marshmallow şekerler gibi geliyor kulağa.

oy kullanmak
tam anlamıyla büyüdüğümü ne on sekiz yaşına girdiğimde anladım ne de ehliyet aldığımda. dur bir dakika ya ben ehliyet almamıştım ki. doğru, evet henüz almadım.
neyse, büyüdüğümü on sekiz yaşına girdiğimde değil, ilk kez oy kullandığımda anladım. vay anasını dedim, artık oy bile kullanıyorum. kendimi gerçekten çok havalı hissettim, artık devlet bile bana fikrimi soruyordu falan... şimdi hesap ediyorum da ilk kez oy kullandığım 2007 seçimlerinden beri amma çok oy kullanmışım. üç yıl, sadece üç yıl içinde bir genel seçim, bir yerel seçim, iki de referandum gördüm. dört gün sonraki referandumu da sayarsak sadece üç yıl içinde toplamda dört kere oy kullanmış olacağım. vay anasını.
"biz oy kullanalı beri memleket iyi sandık başı yaptı hacı yaee."

bebe
insanların gerçek kimliklerinin kızdıkları anlarda ortaya çıktığını duymuştum. bana mantıklı geldi çünkü kızınca insan kendini kontrol edemiyor ve bazı kelimeleri istemsiz olarak sarf edebiliyor. ben de yakın bir geçmişte fark ettim ki ankara'da doğup büyümek dilime sandığımdan daha fazla etki etmiş, bu kadarını tahmin etmezdim. gelmek istediğim nokta, "bebe" kelimesinin ankaralılar tarafından kullanılış şekli ve sıklığı. büyüdükçe kayboluyor ama belli bir yaşa kadar birine çok kızınca ankara'da şöyle deniyor: "bana bak bebeee!" ya da efendime söyleyeyim içinden diyorsun ki "bebeye bak allaam yaa!"
örneklerlerde görüldüğü üzere 'bebe' kelimesi kızgınlık ve sinirlilik belirtmektedir. bu yerel kelime en çok küçük çocuklar arasında popüler olmakla birlikte, hayatının bir dönemini ankara'da geçirmiş her insan buna aşinadır. okumak için başka şehirlerden gelen arkadaşlar ilk başta bebeyi yadırgasa da belli bir süre sonra ankaralılar arasında asimile olurlar ve artık bu kelimeyi tuhaf bulmamaya başlarlar.

Hiç yorum yok: