25 Ocak 2013 Cuma

a.

anlatmaya neresinden başlayacağımı bilmediğim bir hikaye var ve içimi yiyip bitiriyor. günlük yaşantım şu son iki ayda öyle bir değişti ki bundan öncesi çok eskide kalmış gibi. her şey çok geride kalmış, ben her şeyin uzağında kalmışım gibi. kendimce defterlere yazdığım şeyler beni rahatlatmaya yetmiyor; çünkü deftere yazdığım her şeyde kendimi bir kenara atılmış hissediyorum. adeta tek başına bir adada yaşıyor gibi. bunları çevremdekilerle paylaştığımda zaaflarım hissettiklerimi anlatmama tam manasıyla izin vermiyor. bütün bunları düşündüğüm için kötü bir insan mıyım, kötü bir evlat mıyım ve bu yüzden sevdiklerim benden soğur mu gibi kaygılar bana hep engel oluyor. kendimden şüphe ediyorum. 

annemin hastalığının ağırlığını artık taşıyamıyorum ve bunu düşündüğüm için kendimi suçlu hissediyorum. zar zor sonunu getirdiğim bir okul döneminin ardından kendimi çok yıpranmış ve çok yorulmuş hissediyorum. hem okula hem hasta anneye aynı anda yetişmenin ne kadar zor olduğunu anlatmam mümkün değil. hastaneden çıkıp direk sınava gittiğim gün, hastaneden eve dönüp yapmaya uğraştığım ödevler, sabahın köründe kalkıp okula gitmeden anneme yaptığım öğle yemekleri vs. bütün bunlar sadece küçük ayrıntılar. bir süre geceleri rüyamda mezun olamadığımı gördüm. nedeni de ödevler yetişmiyormuş, derslere gidemiyormuşum, sorumluluklarımı yerine getiremiyormuşum. hastanede kalıp de okula gidemediğim birkaç günde, ortada dolaşan tıp öğrencilerini gördükçe içim gitti. ben niye okuluma gidemiyorum dedim. günlerce hastane havasını, o bunaltıcı sıcağı, hastalık kokusunu soluduktan sonra ilk dersime gittiğimde dünyanın en mutlu insanıydım. olmak istediğim yer burası diye düşündüm. kantinde sohbet eden arkadaşlarımı gördüğümde bir daha ne annemin yanına ne de eve dönmek istedim. inançlı biri değilim ama böyle zamanlarda içimde bir ürperti oluyor. tanrı var mı yok mu bilmiyorum ama eğer varsa beni affetsin. annemin ameliyatı sonrası yaşadıklarımdan, hasta bakımından, yemek yapmaktan, çamaşır-bulaşık yıkamaktan sıkıldığım için kötü bir evlatsam annem de beni affetsin. hayatımın bu zamanına kadar hiç "ah bir babam olsaydı" dememiştim. hayatımda ilk defa bunu kalpten istedim. bir babam olsaydı ve bütün bunlara tek başıma koşmak zorunda kalmasaydım dedim. ya da bir kardeşim olsaydı, yükü paylaşsaydık (yük dediğim için yine kötü biri miyim?). ilk defa aile denen şeyin önemini fark ettim. bunu malesef ancak bu yaşımda anlayabildim. ama benim suçum değil; bana göstermemişler, ben ne yapayım. kurulmayan aile bağlarının sonucunun yalnız kalmak olduğunu onyüzbinmilyonuncu kez tecrübe ettikten sonra hayattaki en büyük korkumun yalnız kalmak olduğunu gördüm. 
.................................
hayatımda en korktuğum şeylerden biri anneme benzemek ve yaşım ilerledikçe bu korkuyu ensemde bir ürperti olarak hissediyorum. ben gerçekten anneme benzemek istemiyorum. onun kadar karamsar biri olmak, hayattan kopmak istemiyorum. bütün bir ömrün boyunca hep ölümü çağırırsan, onun bir şekilde gelip seni bulduğunu gözlerimle görüyorum. bu bir çocuğa yapılacak en büyük kötülük. insanın annesini hep bu şekilde hatırlaması ne büyük üzüntü. ben onun gibi değilim, olmayacağım da. kırk yaşımda da elli yaşımda da hep hayata bağlı olmak için emek edeceğim. hep ölümü isteyen bir annenin, kendi çocuğunun zihninde yarattığı algısını anlatmam mümkün değil. ben de hayattan vazgeçen biri olabilirdim ama asla değilim. gördüğümün tam tersini yapıyorum. anneme benzememek için uğraşıyorum. böyle şeyleri düşündüğümde aklıma hep başka annelerin çocukları geliyor. ne bileyim, mesela ben daha ilk tanıdığım andan itibaren sylvia plath'den ziyade onun çocuklarını düşündüm. dünyanın en büyük haksızlıklarından biri. ya da the hours'da mrs.brown ve oğlunun hikayesi. ya da ne bileyim, ben yavuz çetin'i değil de oğlunu düşünürüm mesela. bu insanların çocuklarında yarattıkları travmanın boyutundan ötürü kendilerine sempati duyamıyorum (objektif olamadığım için kimse beni suçlayamaz). sonra çocukları onları tanımadığı için aslında belki de iyi olmuştur diyorum. bir ömür böyle insanlarla yaşamanın ne kadar kötü olduğunu ne de olsa ben biliyorum. 
.................................
gördüklerimden, yaşadıklarımdan sonra ebeveyn olmaya dair kafamda vardığım bazı yargılar var. en azından stabil bir ruh hali, orta karar bir kendinden memnun olma hali, mutlu olabilme yetisi (bu cidden herkeste yok) gerekiyor. bir çocuğunuz varsa, lütfen mutlu bir insan olmaya çalışın. belli bir yaşa kadar mutsuz bir ruh haliyle gelmişseniz ve genel durum da buysa, dünyanın sizin çocuğunuza ihtiyacı yok, gerçekten. illa her şeyi yapmak zorunda değilsiniz. 
..................

kendimi bildim bileli taşıdığım bir anne gerçeği var. pazar günü perihan mağden'in hürriyet'e verdiği röportajı okudum. röportajın şu kısımları iki-üç gün boyunca aklımdan hiç gitmedi. 

Kitaplarınızda asıl tema anne çocuk ilişkisi. Sizin annenizle ilişkiniz nasıldı? 
 - Hayatımın en önemli ilişkisiydi. Çok ağır yaşadım. Hem çok mutlu hem çok mutsuz... Tek çocuktum. Annem babamdam 10 yaşımdayken ayrıldı. Biz baş başa kaldık. Annemle çok baskın bir ilişkimiz vardı. Aramızdaki bu ilişkiden kızım doğunca kurtuldum. Çünkü kızıma yöneldi. Beni rahat bıraktı. 

Ne yapıyordu, sert miydi? 
 - Şuursuzdu. Beni sevgilisi, kocası, kardeşi yani her şeyi yerine koydu. Bir dünyanın en iyi annesi, bir en kötü annesi olurdu. Hırçınlaşıyorsun. 

...................

bir insanın her şeyi olmak çok büyük bir sorumluluk. babasız çocuk büyüten anneler, fedakarlık yapanın hep kendileri olduğunu düşünüyor ama ilişki asla tek taraflı yürümüyor. bunun üstüne bir de tek çocuk olduğunda işler hastalıklı bir hal alıyor. ben kendimi çalışan, çocuklu bir kadın gibi hissediyorum. anne bu, bakılmaz mı? ama insan annesini seçemiyor. eski güzel, sağlıklı günleri düşünüyorum. gece antrenin yanan ışığı odama süzülürken, annemin elinde bir bardak suyla yatağımın başucuna geldiği günleri zihnimin en derinlerinde saklıyorum.