içimde derin bir boşluk var. sanki bir yakınım ölmüş gibi bir boşluk. kalbim de ağrıyor. sanırsam psikolojik. belden yukarımı esneten hareketler yapıyorum ama bir türlü fayda etmiyor. bugün kendimi zorlayıp pilatese gittim. biraz iyi gelir gibi oldu ama gecenin bu vakti tekrardan bir ağırlık çöktü. fiziksel bir şey olmadığını biliyorum, bir sene önce tetkikler yaptırmıştım. ne zaman sıkılsam böyle oluyor. yıllar içinde depresif ruh haline girmemek için neler yapmam gerektiğini, bana nelerin iyi geldiğini gözlemleyerek öğrendim. birinci iyi gelen şey fiziksel hareketimi arttırmak. bu nedenle kendimi zorluyorum. sonra bir şeyler üretmek. yazmak yazmak, belki yemek yapmak, bir şeyler çizmek. böyle durumlarda film izleyemiyorum, dikkatim dağılıyor. bol bol müzik dinliyorum. kulaklarım kanayana kadar müzik dinlemek istiyorum. mesela bu akşam scofield konseri vardı ama iptal oldu. bu, bu sene içerisinde ülkenin içinde bulunduğu durumdan ötürü iptal olup da gidemediğim ikinci konser. konseri yemişim, bize bir şey olmasın. bundan bahsetmekten utanıyorum, arkadaşın iptal olan yıllık iznini, tatile harcadığı ve geri alamayacağı bir ton parayı düşündükçe ben utancımdan susuyorum. biz müziği evde de dinleriz.
*
en son okuduğum kitabı da yarım bıraktım, onun yerine sabahattin ali serisine başladım. lisede kürk mantolu madonna ve kuyucaklı yusuf'u okumuştum ama bir de şimdi okumak istedim: içimizdeki şeytan. ben liseden beri pek az türk romancısı okudum. bu yaşımda içimden onlara geri dönme isteği geldi. yakın zamanda akçay'a gittim ve her kuzey ege'ye gidişimde andığım gibi, edremit'te doğmuş büyümüş olan sabahattin beyi tekrardan andım. vatanına olan kalp kırıklığını düşündüm. henüz 15 temmuz olayı olmamıştı bile. zaten olmasına gerek var mıydı? son üç yılda yaşanan olaylar beni de küstürmüş, kırmıştı. herkes bir şey diyor ya, benim en net kapıları kapattığım an 2014 mart'ı yerel seçimleriydi. o gece okulda bütün ankara'nın oylarını saymıştık ve saydığımız oy ile açıklanan oy birbirini tutmuyordu. bundan sonra gelen her şey kapanan kapıya yalnızca bir kilit daha vurdu. vurdu vurmasına ama ben ilk kez bugün, temmuz 2016 tarihinde vatanından uzakta bir ömür geçiren şairleri ve yazarları anlıyordum. ben de vatansız hissediyordum. memleket uzakta, sisler içinde güzel bir idea gibiydi. memleket hasreti çekmek için illa kilometrelerce öteye gitmek gerekmiyordu. aidiyet hissim yoktu, ah keşke olsaydı. bundan sonra sokaklar beni öldürmek isteyenlerle doluydu. beni korkutan tepedekiler değil, sokakta yanından geçtiğim adamdı. taksisine bindiğim şoför, bakkaldaki amca, vapurda yanına oturduğum çocuk, sokakta arkamda yürüyen erkekti. biz yaralı bir köpek görsek üzülüp, yardım etmeye çalışan insanlardık ama onlar üstümüzde tepinip, bizi öldüresiye döven canilerdi. biz bunlarla baş edemezdik. biz kimseye vuramazdık ama onlar bir lafla bizi kan revan içinde bırakırlardı. daha önce bıraktıkları gibi, daha önce öldürdükleri gibi acımadan öldürüp, bir kırbaç da tanrıları için vururlardı.
*
en son okuduğum kitabı da yarım bıraktım, onun yerine sabahattin ali serisine başladım. lisede kürk mantolu madonna ve kuyucaklı yusuf'u okumuştum ama bir de şimdi okumak istedim: içimizdeki şeytan. ben liseden beri pek az türk romancısı okudum. bu yaşımda içimden onlara geri dönme isteği geldi. yakın zamanda akçay'a gittim ve her kuzey ege'ye gidişimde andığım gibi, edremit'te doğmuş büyümüş olan sabahattin beyi tekrardan andım. vatanına olan kalp kırıklığını düşündüm. henüz 15 temmuz olayı olmamıştı bile. zaten olmasına gerek var mıydı? son üç yılda yaşanan olaylar beni de küstürmüş, kırmıştı. herkes bir şey diyor ya, benim en net kapıları kapattığım an 2014 mart'ı yerel seçimleriydi. o gece okulda bütün ankara'nın oylarını saymıştık ve saydığımız oy ile açıklanan oy birbirini tutmuyordu. bundan sonra gelen her şey kapanan kapıya yalnızca bir kilit daha vurdu. vurdu vurmasına ama ben ilk kez bugün, temmuz 2016 tarihinde vatanından uzakta bir ömür geçiren şairleri ve yazarları anlıyordum. ben de vatansız hissediyordum. memleket uzakta, sisler içinde güzel bir idea gibiydi. memleket hasreti çekmek için illa kilometrelerce öteye gitmek gerekmiyordu. aidiyet hissim yoktu, ah keşke olsaydı. bundan sonra sokaklar beni öldürmek isteyenlerle doluydu. beni korkutan tepedekiler değil, sokakta yanından geçtiğim adamdı. taksisine bindiğim şoför, bakkaldaki amca, vapurda yanına oturduğum çocuk, sokakta arkamda yürüyen erkekti. biz yaralı bir köpek görsek üzülüp, yardım etmeye çalışan insanlardık ama onlar üstümüzde tepinip, bizi öldüresiye döven canilerdi. biz bunlarla baş edemezdik. biz kimseye vuramazdık ama onlar bir lafla bizi kan revan içinde bırakırlardı. daha önce bıraktıkları gibi, daha önce öldürdükleri gibi acımadan öldürüp, bir kırbaç da tanrıları için vururlardı.
*
nâzım'ın şiirleri mesela, meğersem ben bu şiirleri hiç anlamamışım. bu yaşımda anlamaya çalışıyor ve bir sigara tiryakisinin pakete uzanması gibi nazım'ın şiirlerine uzanıyorum. sabahattin ali sonra. canım kitabı yarım mı kalacak bilmiyorum ama onun memlekete gücendiği gibi güceniyorum ben de bu toprağın insanına. cahit sıtkı'nın idealindeki memleketi ben de istemez miyim? isterim ya, hem de nasıl isterim.
lise birinci sınıfta hocamızın zorla okuttuğu yakup kadri eseri yaban'ı bundan bir sene önce, bombaların hemen ardından ülkeye yoğun bir şekilde öfke hissettiğim bir dönemde tekrar okumuştum. birden bire aklıma gelmişti, biz de birer yaban mıyız acaba demiştim. basım yılı 1932 olan bu kitap, 2016 yılında bana ne çok şey anlatıyordu. bazı yerleri dönüp dolaşıp tekrar okuyorum. bu gece raftan bu kitabı aldım; altını çizdiğim yerlere şöyle bir göz attım.
lise birinci sınıfta hocamızın zorla okuttuğu yakup kadri eseri yaban'ı bundan bir sene önce, bombaların hemen ardından ülkeye yoğun bir şekilde öfke hissettiğim bir dönemde tekrar okumuştum. birden bire aklıma gelmişti, biz de birer yaban mıyız acaba demiştim. basım yılı 1932 olan bu kitap, 2016 yılında bana ne çok şey anlatıyordu. bazı yerleri dönüp dolaşıp tekrar okuyorum. bu gece raftan bu kitabı aldım; altını çizdiğim yerlere şöyle bir göz attım.
"gün geçtikçe daha iyi anlıyorum. türk "entelektüel"i, türk aydını, türk ülkesi denilen bu engin ve ıssız dünyada bir garip yalnız kişidir.
bir münzevi mi? hayır; bir acayip yaratık demeliyim. öyle ya, bir insan tasavvur edin ki hangi ırktan, ne cinsten olduğu belli değildir. kendi vatanı addettiği memleketin dibine doğru ilerledikçe, kendi kökünden uzaklaştığını hissediyor. hissetmese bile etrafında hasıl olan boşluk, soğuk ve itici hava, ona her an kendi toprağından sökülmüş bir aykırı, bir acayip nebat olduğunu bildiriyor.
her memleketin köylüsüyle okumuş yazmışı zümresi arasında, aynı derin uçurum var mıdır? bilmiyorum! fakat okumuş bir istanbul çocuğu ile bir anadolu köylüsü arasındaki fark, bir londralı ingilizle bir pencaplı hintli arasındaki farktan büyüktür.
bunu yazarken elim titriyor."
benim de elim titriyor. kalbim atıyor. biri internette demiş, yufka yüreğimin içine edeyim diye. al benden de o kadar! benim de yufka yüreğim batsın, polisin dövdüğü kim olursa olsun resmini görünce içim kötü oluyor. bizler de aile kavgasına kurban gittik iyi mi? düşman kardeşlerin miras kavgasına.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder