25 Temmuz 2016 Pazartesi

phantasmagoria in two


bugün bulaşık yıkarken bir yandan spotify listem açıktı. birbiriyle alakasız şarkılar gelip geçerken kulağım tim buckley'nin phantasmagoria in two şarkısına takıldı. o an bulaşıkları bıraktım ve ayakta kalakaldım. elimde bulaşık eldivenleri, su boşa akarken, gözüm bir noktaya daldı gitti. kendimi tutamadım, gözümden birkaç damla yaş düşüverdi. ağlamayacağım diye direndim ama hislerime karşı koyamadım. çalan kırılgan bir aşk şarkısıydı ama benim aklıma bu ülke geldi. bir boşalma anıydı. bir dalga gibi üstümden geldi geçti. geri çekildiğinde kendimi rahatlamış hissettim. şunu düşündüm, duygularıma kapılıp onların peşinden gitmemeliyim. öğrendiğim bir şey var ki; duygular anlık, gelip geçiyor. iyi hisler gibi kötü hislerin de gelip geçici olduğunu bilmeliyim ve bunun gönül rahatlığında kötü hissin bir süre sonra etkisini yitireceğini kendime hatırlatmalıyım. işte sahilde yürüyüp geldikten sonra huzursuz ruh halimin biraz yatıştığını unutmamak için bunu defterime yazıyorum. yazıyorum ki bir sonraki huzursuz hissettiğim anda defterimi açıp okuyabileyim. insan zihni unutkan. bir zaman, bir yerde mutlu olduğunu unutmaya meyilli. halbuki ben bir zaman mutlu olmuştum. şimdi kendime bu huzursuz hissin de geçeceğine ve tekrardan iyi hissedeceğim bir anın geleceğine dair telkinde bulunuyorum. depresyonun ayak seslerini iyi tanıyorum ve kendime iyi gelenin ne olduğunu biliyorum. bu ülke beni mutsuz etmek için elinden geleni ardına koymuyor ama ben güncel siyasetten bağımsız olarak iyi ve sağlıklı olmak için çabalamam gerektiğini biliyorum. iyimser biri asla değilim ama kötümser de olmak istemiyorum. dünya üzerindeki zamanımı olabildiğince beni iyi hissettirecek şeyler tecrübe ederek geçirmek istiyorum. yarın nerede olurum, hangi coğrafyada gözümü açarım bilmiyorum ama hayatta kalmak istiyorum. yaşamak istiyorum. müzik dinlemek istiyorum. 

henüz benim yaşımdayken bu dünyadan göçüp giden müzisyenleri görünce içim buruluyor. tim buckley mesela, phantasmagoria in two şarkısını yazdığında yirmi yaşındaymış. benden yedi yaş küçük. wikipedia'dan tarihi kontrol ettiğimde şaşırıyorum. hem hayranlık duyuyorum hem de hüzünleniyorum. kısacık ömrüne neler sığdıran müzisyenler, ressamlar, yazarlar var. onlar birer efsane olarak bugüne gelmiş. bense evrende çok küçüğüm ama bu durumla hiçbir sorunum yok. ben sıradan bir insanım ve sıradan bir insan gibi yaşayıp gitmek istiyorum. bu ülkeden bir yere sürgüne gitmek zorunda kalmak istemiyorum. sıradan bir insan gibi iç rahatlığıyla gülebilmek, sevebilmek, sevgimi yönlendirebileceğim mecralar/insanlar olmasını istiyorum, bu kadar. beterin beteri olduğunu biliyorum. daha kötü bir ülkede de doğabilirdim. geçen cuma yaşadıklarımız belki bir savaş değildi, farkındayım ama bizi travmatize etmek için yeterliydi. güneydoğu'da yıllardır insanların üstünden bombalar ve uçaklar geçtiğini biliyorum ve bize "sizin üstünüzden geçen bu bombalar neydi ki?" yaklaşımını kabullenemiyorum. benim kimseyle bir derdim yokken bana ve benim gibilere bunları reva görmelerine dayanamıyorum. 

neyse, asıl niyetim tim buckley'nin henüz yirmi yaşındayken yazdığı bu sevgi dolu şarkısı karşısında yaşadığım duygu yoğunluğunu anlatmaktı ama bana her şey ülkemi hatırlatıyor. genç insanların geride bıraktıkları eserlere her seferinde sevgiyle ve buruklukla yaklaşmaktan kendimi alamıyorum. "her yer yağmurlu, her yer korku dolu" diyor şarkıda. bence de öyle. dünyada güvenli bir yer yok ve bu beni korkutuyor.  pelin'in devrim stadında elinde gitarla bu şarkıyı çaldığı günlere dönmek istiyorum.

Hiç yorum yok: