kafamın içinde bir ses var, sürekli benimle konuşuyor. bir ben var benden içeri ki hiç susmuyor. zihnim hiç kapanmayan bir bilgisayar gibi sürekli işliyor. aynı anda bir sürü şeye bölünüyor, eş zamanlı işlemler yapıyor. bu dağınıklık beni yoruyor, huzursuz ediyor. bazı şeyleri konuşacak gücüm yok. içimden başka bir varoluşun izini sürmek geliyor. david foster wallace'ın yazılarında (ya da youtube'da izlediğim röportajlarında, tam hatırlamıyorum) birkaç kere kullandığı bir tabir var, mental landscapes, işte ben de bunun peşine düşmek istiyorum. insandan uzakta, doğanın içinde hayvanları ve bitkileri uzun uzun izlemenin hayalini kuruyorum. kuzu, koyun, keçi, inek, öküz gibi hayvanları okşamak, kedilerle bakışmak istiyorum. uzaylılar da olabilir. yeter ki insan dışı olsun.
şu hayatta yapmak istediğim şeylerden biri sürü gütmek. bu işi kendim yapamayacağım için bir çoban sürüsünü güderken ona eşlik edebilmeyi umuyorum. toprak nasıl bereketliyse tıpkı onun gibi bereketli olan küçükbaş ve büyükbaş hayvanların yanında zaman geçirsem mesela. insandan başka bir canlıyla iletişim kurmak ve ona dokunmak istiyorum. "what a piece of work is a man" demiş sheakespeare, doğru demiş. yaşım ilerledikçe hümanist bir insan olmadığımı fark ediyorum. içimdeki adalet hissinin peşinden gittikçe sivrildiğimi ve kara koyun olduğumu görüyorum. başıma ne geliyorsa bundan geliyor. iyi bir insan olmak istiyorum ama buralarda içimdeki iyilik kayboluyor. bu bende sıkıntılara sebep oluyor. sıkıntımın peşine takılsam dipsiz kuyulara dalacağım. halbuki artık yeşerebileceğim ve yüzümü güneşe dönebileceğim toprağı bulmak istiyorum. içimdeki iyi niyeti, umudu ve sevgiyi kurutmayan bir ortamda nefes almanın hayalini kuruyorum.
al yanaklı pandaya kahve ikram ettim. canım benim, kırk yıl hatırı var dedi.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder