14 Ağustos 2016 Pazar

blonde on blonde

bu sabah üşüyerek uyandım. yaz başından beri yatarken penceremi üstten aralık kalacak şekilde bırakıyordum. kalktım ve dışarı baktım. rüzgar esiyor ve yağmurun gelmesi yakın görünüyordu. pencereyi tamamen açtım. üşümeyi özlemişim. erkenden evden çıktım. yürüdüm yürüdüm. tişört ince geldi ama hiç dert etmedim. uzun zamandır ilk kez bugün yataktan olmak istediğim ruh halinde çıktım. olmak istediğim derken, olumlu bir şekilde uyanmaktan bahsediyordum. zira beklentim düşüktü. bu sabah ilk kez "ben ne yapıyorum, ne için çalışıyorum, asıl istediğim ne?" gibi sorular zihnimin içinde dönmedi. bir nevi ikinci ergenlik olduğunu düşündüğüm, varoluşsal sıkıntılarla debelendiğim bir dönemden geçiyordum ve şimdi kafamda soru işaretleri yoktu. sokakta erken saatte yürürken ben, sadece var oluyordum. ne zihnim ne de kalbim devredeydi. bu hafifliğin göğsümü rahatlattığını fark ettim. bir pastanenin önünden geçerken yeni çıkmış poğaça kokusuna takıldım. sağlıklı yaşam ayağına hamur işini uzun zaman önce hayatımdan çıkarmıştım. ama bu sabah ne margarin umurumdaydı ne de alacağım kaloriler. kendime bir poğaça aldım. yetmedi bir tane daha aldım. duygusal açlık ile fiziksel açlığı gayet iyi ayırt edebiliyordum ve bu sabahki tamamen fiziksel bir açlıktı. poğaçamı yedim, kahvemi içtim. sonra yağmur başladı. her şey gözüme birazcık ama sadece birazcık daha temiz göründü. spotify'da kendime hazırladığım şarkı listelerinden birini açtım. nada surf, blonde on blonde karşıma çıktı. şarkı bitti, ben bir daha dinledim. bitti, bir daha dinledim. derken bir saate yakın dinlediğimi yürüme süremden anladım. ben nada surf'ü bu şarkının da içinde olduğu let go albümünden sonra bıraktım. daha doğrusu şöyle diyeyim, yıllar önce tanıdığımda zaten let go çoktan çıkmıştı. sonrasında beş albüm daha çıkarmışlar ama ben hiçbirini dinlemedim. ancak sağda solda, takip ettiğim mecralarda rastladıysam dinlemişimdir, o kadar. let go sonrasını bilmem; ancak öncesiyle karşılaştırdığımda bu albüm kafamdaki nada surf imajının dışında kalır. mavi albüm kapağıyla birlikte fazla yumuşak ve iddiasız bir havası vardır. ama ben sevmiştim bu albümü. benim için tam bir arka plan albümüydü. kimse nada surf'ü popular varken, blonde on blonde şarkısıyla tanımlamazdı (yani herhalde) ama benim aklıma ilk gelen hep bu şarkıları olmuştur. mesela dylan'ın blonde on blonde albümünü bu şarkıdan sonra dinlemiştim. ben ilk kez bir dylan albümü dinlediğimde lise birdeydim ve o albüm desire albümüydü. çünkü o zamanlar sevdiğim çocuk o albümü önermişti. şimdi düşünüyorum, bence desire benim dylan albümleri listemde ilk üçte bile olamaz. yani olsa olsa bendeki hatırından ötürü olur ama ondan daha çok sevdiğim üç dylan albümü sayabilirim. mesela blonde on blonde onlardan biridir. hem dylan'ın bu albümünü dinlememe vesile olduğu için hem de başlı başına güzel bir şarkı olduğu için nada surf'ün bu şarkısını severim. teen angst kavramını birine anlatmak istesem popular şarkılarını gösteririm ama kendi kişisel tarihimde  blonde on blonde'u kulağıma takar, yürüyüşüme devam ederim. 

not 1: zaten bunlarda çok kolejli havası var, ben devlet okulunu bilirim. benim teen angst'im daha çok the headmaster ritual tadında. bu da başka bir yazının konusu olsun. 

not 2: lisede ilk duyduğumuzda sınıfça garipsediğimiz "raining cats and dogs" deyiminin, modern zamanlarda ciddi ciddi kullanıldığını gördüğüm tek yer olarak da bu şarkı zihnimde yer etmişti. 

Hiç yorum yok: