4 Şubat 2018 Pazar

29

yarın doğum günüm. otuz yaşıma bir kala, kendimi şu hayatta bir yere konduramıyorum. bu yaşta bir insandan beklenilen netlikte değilim. kendimle ilgili, önümde uzanan şu hayatla ilgili her şeyi belirsiz görüyorum. bu hisleri ilk yaşayan ben değilim, son da olmayacağım; işte tek emin olduğum şey bu. artık zamanın doğrusal olmadığını düşünmeye başladım. ama yine de ileri akan sayılar var, bunu inkâr edecek değilim. eskiden şimdi bulunduğum yaş gözüme çok büyük görünürdü. halbuki ben kendimi neredeyse otuz olmuş biri gibi hissedemiyorum; ne o kadar büyüğüm ne de gençliği geride bıraktım (sahi gençlik giden bir şey mi?). önümde uzanan sonsuz alternatifleri, her şeyi yeni baştan kuracak zamana sahip olmayı, karşıma çıkan olasılıklar arasından seçim yapma şansını elimde bulundurma halini geride bırakmaya hazır değilim. halen bir yerlere başvurabilir, bir yerlere gidebilir, sıfırdan düzen kurabilir olma haline sahip olmak istiyorum. lisede ve üniversitede sonunu göremediğim bir yolun önümde uzandığını düşünürdüm. her yeni başlangıç önümde sonsuz sayıda kapı açıyor gibi gelirdi. mesela üniversiteye başlarkenki heyecan ya da üniversite bittiğinde hangi yoldan ilerlesem kararsızlığı... yani o kadar çok yol vardı ki sorun hangisini seçeceğimi bilememekti. şimdi ise yolların azaldığını kabul etmek zor geliyor. bazı şeyleri değiştiremeyeceğimi kabullenmem gerekiyor. kendimi tanıyorum ve tanıdıkça bazı durumlara uygun olmadığımı görüyorum. halbuki bazı şeyleri yapmak benim için daha kolay olsun isterdim. bazı hallere uyum sağlamak, bazı yerlerde bulunmak, bazı duygu durumlarıyla kolayca başa çıkabilmeyi öyle kalpten isterdim ki. elimi kolumu nereye koyacağımı bilmeyi, sırt çantasını bırakıp ofis hayatına uyum sağlamayı, yetişkinlik hayatına dair bazı şeyleri kabullenebilmeyi isterdim. halbuki halen on beş yaşında kurduğum hayallerimi bırakmış değilim. yapmak istediklerime dair, görmek istediklerime dair hayaller. kendimi ne zaman sıkışmış hissetsem eskiden beni ne mutlu ederdi diye düşünüp, sığındığım şeyler var. üstelik bazı şeylere hiçbir zaman cevap bulamayacağımı kabullendim. ben de böyleyim, ne yapayım diyebiliyorum ama olduğum halin hayatımı kolaylaştırdığını söyleyemiyorum. 
***
van gogh'un mektuplarında rastladım, 1883 yılında otuz yaşında olmak ile ilgili etkileyici bir tespitte bulunmuş. 
"çalışan bir adam için otuz yaş, yaşamında bir istikrar döneminin tam başladığı yaştır, insan kendini genç ve enerji dolu hisseder. ama, aynı zamanda, yaşamın bir evresi de sona ermiştir. bu, bazı şeylerin artık hiçbir zaman geri gelmeyeceğini düşündürdüğünden melankoliye sürüklüyor insanı. belirli bir pişmanlık duymak da saçma bir duygusallık değil aslında. evet, birçok şey gerçekten de otuz yaşında başlıyor, o yaşta her şeyin bitmiş olduğu da doğru değil. ancak, yaşamın veremeyeceğini anladığı birtakım şeyleri beklememeyi öğrenmiş oluyor kişi; üstelik her geçen gün daha iyi kavrıyor ki yaşam yalnızca bir ekme dönemidir, hasat mevsimi yoktur burada."

Hiç yorum yok: