eniştemi kaybedeli üç ay oldu. bu süreçte aklıma gelmediği tek bir gün bile olmadı. uzun uzun düşünmedim, anlık olarak bir şeyler bana hep onu hatırlattı. yaşadığım bir olayı onunla paylaşsam ne derdi diye tahayyül etmeye çalıştım. düşüncelerimi telefonda uzun uzun ona anlatsam, nasıl tepki verirdi diye zihnimde canlandırdım. sonra hep tebessüm ettim. içim sevgiyle doldu. bir insanı pek çok farklı durumda vereceği tepkiyi tahmin edecek kadar yakından tanımanın ne güzel bir şey olduğunu düşündüm. duyduğum eksikliği gidermeye çalışmadım. geçmeyeceğini biliyorum. bunu hayatın bir gerçekliği olarak görüp, yola devam etmeye çalışıyorum. aksi takdirde psikolojik genetik mirasımın altında ezilmekten korkuyorum.
bu sabah geçen seneden beri giymediğim bir hırkamı giyeyim dedim. elimi cebime attığımda bir ıslak mendil paketi çıkıverdi. geçen kış halam ve eniştem ile gittiğimiz kaplıca tesislerine ait bir ıslak mendildi. olduğum yerde öylece kalakaldım. üzerinde gömeç yazıyor. gözümün önüne geliverdi gömeç. orada denizin dibinde yaptığımız sabah kahvaltısını hatırladım. o kahvaltıyı çok ama çok iyi hatırladım. her şeyi ve tüm güvenli hisleri milyon ışık yılı uzakta hissettim. elimdeki ıslak mendile bakarak öylece koltuğa oturdum. nesnelere anlam yüklemeyi tercih etmiyorum. yani bunun bana iyi geldiğini düşünmüyorum. ama bu ıslak mendille ne yapacağımı bilemedim. hırkamın cebine geri koydum. telefonumda bir de ses kaydı vardı eniştemin. onu da silemedim, öylece duruyor. çok kısa, otuz saniyelik bir şey. arada dinliyorum. sonra gülümsüyorum. hayatın zor olduğunu düşündüğüm anlar oluyor, aklıma onun sen yaparsın diye sırtımı sıvazlaması geliyor. ben kendime o kadar inanmadım ama o hep bana inandı. hep yaparsın dedi. her sınav çıkışında nasıl geçti diye telefon etti. iyi bir not aldığımı öğrendiğimde ilk söylediğim iki kişiden biri oldu. iki üç sene önce akçay'a, yazlıklarına gittiğimde kütüphanede jules verne'in ay'a yolculuk kitabını gördüm. çocuk kitapları serisinden, incecik. bir günde okuyup bitirdiğimi görünce bana on serilik çocuk kitabı alıp gelmiş. içinde jules verne, küçük kadınlar, oliver twist ve niceleri. tıpkı bir meyveyi çok sevdiğimi söyleyince abartıp kilolarca alması gibi. hepsini nasıl yiyeceğim enişteciğim lafımın üzerine, yersin yersin, gençsin demesi gibi.
canım sıkılınca caddebostan'da yürüyorum. yürüdükçe de kendimi iyi hissediyorum. kafamdan güzel düşünceler geçmeye başladığında, yaratıcı hisler ortaya çıkınca iyi olduğumu anlıyorum. işte o yolun fenerbahçe'ye uzanan son bir kısmı var. fenerbahçe orduevi manzaralı. oraya gelince artık içimi bir hüzün kaplıyor. geçen sene nisan ayında doktor kontrolleri için istanbul'a geldiklerinde orada kalmışlardı. ben de her gün onları fenerbahçe'de ziyaret etmiştim. şimdi karşıya bakıp ona selam gönderiyorum. o ziyaretlerden birinde çektiğimiz selfie'ye bakıp tebessüm ediyorum. sonra yılmamam, yorulmamam gerektiğini hatırlıyorum. enişteme desem çalışmak lazım derdi. ona sormuşum, anlatmışım gibi kendime soruyorum. sonra ondan cevap almışım gibi vereceğini düşündüğüm cevabı veriyorum. haydi diyorum, devam etmek lazım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder