radiohead etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
radiohead etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Mart 2017 Cumartesi

we have to go back kate


bu hafta radiohead'in ok computer'ının 20.yılı şerefine pitchfork'ta çok güzel bir yazı dizisi yayınlandı. ben de bu vesileyle kendimi önce ok computer'ın, sonra radiohead'in içinde tekrardan buluverdim. ok computer'ı bu yoğunlukta dinlemeyeli yıllar olmuş. çıkan her yeni albümleriyle geçmiş albümlerinin kapısını çaldım; ama en son bu derece manyakça radiohead dinlediğimde üniversite öğrencisiydim. 

ok computer'ın hayatımın bu döneminde tekrardan gündemime düşmesi depresif ruh halimi besledi. daha çok şöyle bir şey yaptı; halihazırda eskiye özlem duymaktayken, bende yarattığı nostalji hissinin altında ezildikçe ezildim. özlem beni yoran, beni dibe çeken bir his. ne zaman bir şeyleri/birilerini özler gibi oluyorum, genelde bunu bastırmaya veya bir yolla geçiştirmeye çalışıyorum. ama bu sefer yapamadım. bu sefer birkaç sene öncesine duyduğum özlem, ruh halimi etkisi altına aldı. bir süredir kendimi dış dünyaya yabancılaşmış hissediyorum. suratımı asıp bir kenarda oturmuyorum; ancak günlük konuşmaları idame ettirmek bile öyle zor geliyor ki. öğrenci olsam bugün okula gitmeyim diyerek evden dışarı çıkmayacağım ama artık büyüdüğüm için mecburen işe gitmek zorunda olduğum günler geçiriyorum. ne çabuk sabah oluyor. her gün işten eve gelmemle, ertesi sabah alarmın çalması arasındaki süre ışık hızıyla geçiyor. ilk kez kendimi yaşlı hissediyorum. bir şeyler için artık geç olduğunu düşünüyorum. fiziksel yorgunluğumu bile buna bağlıyorum.

hayatımda ilk kez ölümlülüğümün yüzüme çarpıldığını fark ediyorum. bütün bu çırpınmalar, didinmeler ne için diye düşünüyorum. insanların hiç ölmeyecekmiş gibi birbirleriyle yarışmaları, iş hayatında gözlerini bürüyen hırstan kötü kalpli mahluklara dönüşmeleri, hep daha fazlasını istemeleri... kendime yakıştıramadığım bir yarışın içindeymişim gibi hissediyorum. hiçbir zaman ilgimi çekmeyen bir dünya düzeninde modası geçmiş işçi partili dede gibi hissettiğim çok oluyor. bütünleştirici bir üslupla, bir şeyi birlikte yapınca en iyi işin ortaya çıkacağına olan inancım gerçek hayatta işlemiyor. okul arkadaşlarımı çok arıyorum. içimdeki iyiyi çıkarmamı sağlayan dostlarımı özlüyorum. sokaktaki hayat beni katılaştırıyor. insanlara içten içe kızıyorum ve onlardan soğuyorum. sonra düşünüyorum ki potansiyelleri o kadar. kimseden olamayacağı bir şeyi bekleyemem. böyle düşününce onlara acıyorum. kendi kendime sevgisiz yetişmiş, bu yaşa gelmiş ne kadar çok insan var diyorum. insanlar ne kadar da eksik. sevgiden nasıl da bihaberler. kendilerinden ne kadar çabuk sıkılıyorlar. 

beyaz yakalı kurumsal hayatım ok computer'ın çerçevesine cuk oturuyor. bu albümü ilk kez dinlediğim zamanlar lisenin hemen başıydı. o zamanlar da bu albümden kendimce bir şeyler anlamaya çalışmış, ingilizce sözlüklerden bilmediğim kelimelerin anlamlarını karıştırmış, albüm üzerine çıkan yazıları okumuş, videoların ne anlama gelebileceğine dair yapılan yorumları dikkatlice incelemiştim. ama samimiyetle söyleyeyim, bir gün o hayatın içinde olacağımı düşünmemiştim. daha doğrusu şöyle diyeyim, insan on beş yaşındayken otuzlarında nasıl hissedeceğini kestiremiyormuş. o zaman girdiğim depresif dönemlerde, ileride de aynı şeyleri hissetme ihtimalimden hep  korkmuştum. bu varoluşsal buhranların yaşım ilerledikçe geçeceğini düşünmüştüm. öyle olmadığını yıllar içinde gördüm. hatta kimi zaman yaşla birlikte artan sorumluluklar neticesinde, bu buhranlar günlük hayatta kaçılması daha da zor olan şeyler halini aldı. kuyu gibi, kafes gibi, ne bileyim, boğazımı tıkayan bir lokma gibi oldu. korktuğum şey başıma geliyormuş gibi hissediyorum. etrafta sağlıklı ruh halinde olmayan bir sürü insan varken kara koyun ben oluyorum. karamsar değilim, sadece bir anlamsızlık halinin içindeyim. her zaman gülecek bir şey buluyorum ama aynı zamanda ağlıyorum da. gözlerim çabuk doluyor ve diplomatik olamıyorum. bu benim mücadelem değil, bu benim yarışım değil.

lost'taki jake gibi hissediyorum. ok computer'ı dinlerken geçmişe dönme isteğim dayanılmaz boyuta ulaştı. şimdi herkes bir yerlere dağılmışken, birlikte büyüdüğüm insanlarla aynı kıtada bile değilken hepsini tek tek arayıp ada'ya geri dönmeliyiz diye haykırmak istiyorum. dün p.'ye telefonda bunu dedim. ankara'ya dönmek istiyorum, tekrar sizlerle olduğum zamana gitmek istiyorum dedim. sanki o insanlar da aynı şeyleri söylese, o günlerin güzelliğinden bahsetse yaşananların gerçek olduğundan emin olacakmışım gibi. tekrar annemin bitanesi olduğum günlere dönmek istiyorum. saçımı şefkatle okşayan annem hiç yaşlanmasın. yetmiş yaşını geçen eniştemle acaba daha kaç bayramımız kaldı diye düşünüp hüzünlenmeyeyim. herkesi yerli yerinde, olduğu gibi bulacağımı bilsem... 

ben ada'ya dönmek istiyorum.

11 Kasım 2008 Salı

pardon ben kaybolacaktım; kaybolmaya nerden gidebilirim acaba?


milyon tane şey geçiyor içimden. milyon tane düşünce birbiriyle çarpışıyor. beynimin yorulduğunu hissediyorum geceleri. bir de sabahın erken saatleri var ki yeni günün soğuğu yüzüme çarpıyor, bana yaşadığımı hissettiriyor. bazen oksijen burnumu yakıyor, gözlerim yaşarıyor işte o sıra. gözümü kapatıyorum ama soğuk hala suratımda. gözeneklerimden içeri giriyor. ben istemesem bile hava içime dolmaya devam ediyor. demek ki diyorum bir kez daha, doğanın karşısında ne kadar acizsin. sen ne denli güçlü ve kararlı olursan ol (ki ben mi?!) sistem onun yenmesi üzerine kurulmuş. saygı duyuyorum tabiat anaya. bildiğim şeyler arasında bencil olmayan yegane şey.

how to disappear completely polis bey?
bilemiyorum hanfendi bir saniye arkadaşlara sorayım.
...
siz yanlış yola girmişsiniz hanfendi, burası odak notası olmak isteyenlerin yeri.
ha öyle mi? e ama bana sen kafana göre takıl, kimse ellemez demişlerdi?
yanlış demişler hanfendi, burası gösteri dünyası. aha şu da gösteri peygamberi!
e ben vitesi geriye alayım o zaman. bari burdan çıkayım da hiçbiri gerçekleşmemiş olsun. ikimiz de unutalım en iyisi.

bazen tamamen kaybolmak istiyor insan. ben mesela.
yazdıklarımı, çizdiklerimi, karaladıklarımı kaybetmek istiyorum kafam sapıtınca. böylece ben de silinirmişim gibi geliyor. bunu neden istediğime dair kesin cevaplarım yok. yani henüz kendimle yüzleşemedim. eğer imkan olsaydı trene biner bir yerlere giderdim. tren kimsenin bilmediği bir güzergahı izlesin. sadece şanslı bir azınlık olsun içinde, hepsinin içinde de kaybolma isteği olsun mümkünse. neverland gibi bir yere gidelim. ya da hopeland.

bu arada çok güzel hopelandish konuşurum. konuşamadığım zamansa anlarım.

yorganı başına çekip, yatağın içinde karanlığa gömülmek bir nevi kaybolmak değil midir? bence en ilkel saklanma biçimi bu. saklambaç oyunu bir, uyku iki. her insanın hayatta en azından "uykuda kaybolma hakkı" olmalı. ha tabii başka kaybolma hakları da olursa daha güzel olur tabii.

bu yazımızın resmi noi albinoi filminden. (arkadaşım noi diyorum zira çok samimi olduk) onun içindeki kaçma isteğini gösteren bir kare.

biz lisede sinema günleri kapsamında bu filmi göstermek istemiştik. o zamanki görevli hocamız bu filmi beğenmemişti ve izin vermemişti.

ulan iyi ki de beğenmemiş be!