13 Ocak 2018 Cumartesi

call me by your name


call me by your name filmini kısa bir süre önce izledim. izlediğim günden bu yana da tatlı tatlı hüzünlendirerek zihnimi meşgul etmeye devam ediyor. böyle durumlarda düşüncelerimi yazıya dökünce kendimi rahatlamış hissediyorum. aksi takdirde düşüncelerin ağırlığından kurtulamıyorum. bu film hakkında bir iki arkadaşımla konuşmak/yazışmak isterdim. ancak henüz izlemedikleri için ben de kendimle konuşmaya karar verdim. ama filmi teknik açıdan ya da bir sinema filmini değerlendirir gibi değil; bana hissettirdikleri ve düşündürdükleri, hatta kendi geçmişimde beni götürdüğü yerler üzerinden incelemek istiyorum. düzenli de yazamadım, bütünlük içinde de olmadı. parça parça, bölük pörçük, sahne sahne. o sebeple izlemeyen arkadaşlarımı önceden uyarıyorum, bu yazıyı okumayın.

- call me by your name, gençliğe ve ilk aşkın dönüştürücü gücüne bir övgü. insan, yaşı ilerledikçe gençlik dönemine dair hislerini unutuyor. daha doğrusu şöyle diyeyim, güçlü bir şeyler hissettiğini hatırlıyor; ama o hislerin yoğunluğunu ve çarpıcılığını bir daha deneyimleyemiyor. şansı varsa belki birkaç kez daha yaşıyor fakat artık savunma mekanizmasını oluşturduğundan, dönüştürücülük ve yıkıcılık anlamında o ilk zamanlarda çarpıldığı gibi çarpılmıyor. bu noktaya yazının sonunda bir kere daha geleceğim. elbette bu, yetişkinlik hayatında hissedilenleri ve yaşanılan ilişkileri daha az değerli kılmıyor. yetişkinlikte kurulan ilişkiler, kişiliğin oluşma evresindeki ilişkiler kadar radikal dönüştürücü etkiler taşımıyor -çoğunlukla diyeyim. belli bir yaştan sonra kurulan her ilişki -arkadaşlık da dahil- var olan bir yapının üzerine inşa ediliyor.

- insan hayatında on yedi yaşında geçirilen bir yaz tatili, otuz yaşında geçirilen bir yaz tatilinden daha etkileyici olabiliyor. kalben on yedi yaşımdaki halime yakın olduğumu düşünsem de, o döneme dair unuttuğum çok şey olduğunu bu filmi izlerken fark ettim. birçoğu hüzünlü şeylere aitti. hüzünlü ama bir o kadar da güzel olduğunu ancak bu yaşımda takdir edebiliyorum. bu film bana o dönemin hüzünlerini şefkatle anma imkanı yarattı. ergenlik, insan hayatının en aciz dönemlerinden biri. hiçbir zaman bir ergene kızamadım. çünkü inanılmaz kafa karışıklığı yaşanılan -en azından benim için öyleydi- ve ailenin sevgisi olmazsa kaybolunacak bir dönem. ben elio karakterindeki yaşam enerjisi ve akabinde gelen melankolide ergenliğin kırılganlığını düşündüm. ne kadar kırılgan bir dönem... kendini yerdiğin, beğenmediğin; aşık olduğun insanı kahramanlaştırırken, kendini yetersiz hissettiğin. elio'nun oliver'ı kendinden üstün görmesi benim bildiğim bir haldi.

- üstüne düşündükçe filmle ilgili beni şaşırtan nokta şu oldu: kendi geçmişime giderken, kişilerden bağımsız olarak bir ruh halini, bir dönemi anımsadım. düşünüyorum, artık ne eskisi kadar film izleyebiliyor ne de kitap okuyabiliyorum. bu da zihinsel anlamda eskisi kadar beslenemediğim gerçeğini yüzüme vuruyor. o sebeple böyle filmlerle karşılaşınca kolay kolay aklımdan çıkaramıyorum. zihnimde döndükçe dönüyor. ama bana geçmişimdeki kişileri değil, hissettiklerimi hatırlatıyor. hatta yaşım ilerledikçe şunu düşünüyorum; böyle şeyler ne kadar iki taraflı bir iletişim sonucu doğsa da, büyük bir kısmı kişinin içindeki sevgiyi/potansiyeli/güzellikleri bir kişiye yönlendirmesinden ibaret. hele de on yedi yaşındayken.

- film, insan hayatındaki belli bir dönemin ruh halini -hele de artık geride kalmışsa- yakalayabilmesi açısından çok başarılı. ben de üniversite dönemine kadar geçirdiğim, hiç bitmeyecekmiş gibi süren o uzun yaz tatillerini anımsadım. hatta kendimi o tatil atmosferinin, o dönemin ruh halinin ortasında düşledim: büyük bir sevgiyle ve özlemle andığım akçay, kaz dağları ve zeytinlikler, deniz önümde uzanırken sallanan salıncakta yattığım öğle uykuları, yalın ayak bastığım toprak. üç ay önce kaybettiğim enişteciğimin ekip biçtiği bahçe, sabah kahvaltılarında topladığımız domatesler ve üzerine dökülen komşu köyün zeytinyağı. denizden geldikten sonra banyoya girene kadar ıslak mayoyla okuduğum kitaplar.

- "bir şey oldu ve sen beni anlarsın dedim" diyerek bir iki arkadaşıma bir şeyler yazmak istedim. bu film bana bunu yaptı: "bir şey oldu."

- film çok estetik. hakim renklerin yumuşaklığı ve tonu bende hayranlık uyandırdı. bir tabloya bakar gibi baktım ekrana. filmin geçtiği kuzey italya'da bir kasaba olan cremano, aynı zamanda yönetmen luca guadagnino'nun da çocukluğunun geçtiği kasabaymış. yönetmen, zaten güzel olan bir coğrafyayı, olanca pastoralliğiyle ve göz alıcılığıyla filme aktarmış. bu açıdan bakınca filme aşık olmamak elde değil (hayranlığımı bu eylemle ifade edebilirim).

- elio'yu canlandıran timothée chamalet ve oliver'ı canlandıran armie hammer'ın oyunculukları, aralarındaki etkileşim nadir bulunan türden. her ikisinin de yunan heykelini andıran imajları,  benim nazarımda karakterlerin birbirlerine duydukları arzuyu artıcı bir unsur oluyor.

- şeftali sahnesi, kişisel sinema tarihimde en beğendiğim ve incelikle işlendiğini düşündüğüm sahnelerden biri olacak. insan tabiatının keşfe en açık alanlarından birinde, kendi cinselliğini keşfeden bir gencin arzuları üzerine bir güzelleme. bunu bu kadar estetik ve duygu yüklü çekmeyi nasıl başarmışlar?

- elio'nun başlarda oliver'a göre daha istekli, aç ve meraklı olması büyük ve güzel bir enerji. hayatı sonuna kadar deneyimlemek, her şeyi istemek bir nevi meydan okuma. duygusal deneyimlerin yıkıcı gücünü henüz bilmezken sahip olduğun saf ve naif hal. film boyunca elio'nın cüretkârlığı benim hoşuma gitti.

- kasabadaki savaş anıtı sahnesi. 
filmin hayran kaldığım sahnelerinden biriydi. bir anıtın çevresinde bir tarafta elio, diğer tarafta oliver hareket ederken elio'nun aklından geçenleri söyleyivermesi. bir şövalye hikayesinden alınan cesaretle bunu hem açık hem de kapalı bir biçimde söylemesi. üstü kapalı mı söyledi, yoksa açık açık itiraf mı etti? bilemiyorum, sanırım ikisi de. sanki on sekizinci yüz yılda, kırlarda dolaşırken iki sevgilinin kibar ve ihtiyatlı sohbetlerinden bir parçaydı. işte bu sahne çok james ivory.

- taş havuzda geçen bir sahne. 
oliver havuzun kenarına yatmış, yazdığı tezden kendisine saçma gelen bir paragraf okuyor. elio şezlonga uzanmış, elinde bir kitap. o sırada oliver, elio'yu yanına çağırıyor ve yazdığı paragrafla ilgili elio'nun fikrini soruyor. ne kadar saçma yazmışım diyor. elio ekliyor: "öyle deme, demek ki yazarken anlamlı bulmuştun." oliver bunu kind olarak niteliyor.  
ah aşkın her şeyin iyi yanını buldurma huyu.



- beraber gittikleri hafta sonu tatili. 
elio'nun anne ve babasının, elio'ya ömürlük hediyesi olan bir tatil. burada oliver ve elio'nun birlikte dağa çıktıkları bir sahne var. çağıldayarak akan bir şelale var. bu sahne bana jane campion'ın bright star filmini anımsattı. o filmde, aşkın bir sinema ekranında en güzel tariflerinden biri olduğunu düşündüğüm bir sahne vardı. kadın karakterin odasının camlarını açtığı, içeriye kelebeklerin doluştuğu ve tül perdelerin havalandığı bir sahne. bu sahnenin çoşkunluğuna şimdi call me by your name'deki bu gürül gürül akan şelale sahnesini de ekliyorum. elio önden dağın tepesine doğru uçarcasına koşuyor, ne büyük enerji, aşkın enerjisi.

- babanın filmin sonunda elio ile konuştuğu sahne.
otuz yaşına gelince yorgun hissetmekten bahsediyor. yaş aldıkça yeni tanıştığın birine kendinden daha az şey sunduğunu söylüyor. bunu da bankrupt fiilini kullanarak ifade ediyor. otuz yaşıma bir kala bunu düşünüyorum. insanlar belli bir yaştan sonra razı oluyorlar. vermeye ya da almaya hazır olduğu bir dönemde, karşıdaki kişi o kalıba uygun bir özne görevi görüyor. baba üzücü derecede haklı.

- elio'nın tren garında ağladığı sahne. 
o uzun yolu bir başına almanın ağırlığı, kendi kendinle kalma mecburiyetinin dayanılmazlığı. insanın kalbinin yırtılır gibi olduğu ve bununla başa çıkamadığı anlar var. dizlerinin bağının çözüldüğü anlar. yaş ilerledikçe bunlarla başa çıkmayı öğreniyorsun. daha doğrusu başa çıkmak diyebilir miyim bilmiyorum; ama idare etmek diyeyim. elio'nun yaşlarında, hatta biraz daha büyükken ağladığım, ağlamaktan ayakta duramayıp yere çöktüğüm, başımı taşıyamadığım dönemler olmuştu. şimdi o durumlara düşmemeye çalışıyorum. uzun bir yolu acı içinde bir başına gitmenin sıkıntısını düşününce bile içim daralıyor. o anlarda güvendiğin birinin olması kadar şanslı bir durum yok. elio ailesi açısından çok şanslı bir çocuk. 

- sufjan stevens'ın mystery of love şarkısını, filmden daha önce tanıdım. defalarca çevirdim. şarkıyı dinlerken nasıl bir filmle karşılaşacağımı sanki anlamıştım. tahmin ettiğim gibi de oldu. bu şarkı carrie&lowell albümünden bir parça gibi. sufjan'ın yeğeninden bahsettiği dizeyi yakaladım. bir röportajında yeni doğmuş yeğenine olan sevgisinden ve bu hissin muazzamlığından bahsediyordu.

- filmin bitiş sahnesi. 
elio ağlarken, düşünürken ben de düşündüm. birçok şey ışık hızıyla aklımdan geldi geçti. elio'nun o sahnede hissettiği duygusal ağırlığı deneyimlemeyen yoktur herhalde. o hisleri hatırlayınca kalbim sıkıştı. o yaşlarda yaşanmış bir kayıp, ölüme eş değer bir boşluk yaratıyor. bunu öyle iyi hatırladım ki adeta bir yapbozun parçaları yerine oturdu. kierkeegard'ı pek okumadım ama bir sözünü duydum: "yaşam ancak geriye dönük anlaşılır; ama ileriye dönük yaşanmalıdır." bu sahne aklıma bu lafı getirdi. elio ince ince gözyaşı dökerken ben de döktüğüm gözyaşlarını, sancılı büyüme deneyimini, her ilişkinin değil ama bazılarının uzay-zaman boşluğunda büyük tesadüf olduğunu düşündüm. tüm bunların insanı dönüştürücü güzelliğini yeni yeni anlıyorum. 

Hiç yorum yok: