dizi dünyası netflix ve amazon vesilesiyle başka bir boyuta atlayıp altın çağını yaşarken ben bunların gerisinde kaldım. benim için mad men bittikten sonra bir diziyi tutkuyla izleme devri de şimdilik kapandı. bir çırpıda yayınlanıp bitmelerinden ötürü master of none ve stranger things'i seyrettim ve sevdim ancak onlar birer drama dizisi değildi. beni kendine bağlayacak, derin düşüncelere daldıracak ve üstüne yorumlar yapabileceğim bir drama dizisinin eksikliğini hissederken, bu yaz transparent dizisinden haberdar oldum. ben bu diziyi komedi olarak izlemeye başladım çünkü her yerde öyle geçiyordu. sanırım süresinin otuz dakika olmasından ötürü bu kategoriye koyuyorlar ancak bu dizinin komedi ile uzaktan yakından alakası yok.
dizinin konusu, altmışlı yaşlarının sonlarında ve üç çocuklu emekli bir profesörün aslında hayatı boyunca kendini kadınlarla özdeşleştirdiğini ve hep bir kadın olmak istediğini ailesine ve sosyal çevresine itiraf etmesinin hikayesi. hayatına bundan sonra bir kadın olarak devam edeceğini söylemesiyle başlayan hikaye; profesörün karısı ve üç yetişkin çocuğunun her birinin kendi hikayelerinin devreye girmesiyle derinleşiyor. transparent'ta anlatılan, dizinin yazarı ve yönetmeni jill soloway'in kendi babasının hikayesiymiş. soloway'in babası da altmış yaşını geçtikten, akademiden emekli olduktan ve karısından boşandıktan sonra aslında hep kadın olmak istediğini ve bu yaşına kadar da gizli bir crossdresser olduğunu açıklamış. o süreçte ailece yaşadıkları zorluklar ve babasının toplumdan dışlanması ailece hepsini kötü etkilemiş. bunun haricinde soloway ve kardeşini, babalarının kadın olmasıyla birlikte çocukluklarına dair olan sayfanın kapandığı hissi çok etkilemiş. iki kardeş transgenderların ve crossdresserlerın hikayelerini televizyonda anlatmak istemişler ve bunun amerika için radikal olduğunu bile bile bu işe kalkışmışlar. jill soloway, six feet under'ın senaryosunu yazan ekipten ve transparent'i izlerken üzerine kurulan sorunlu aile temasını ve her bir aile üyesinin hikayesinin bölümler ilerledikçe derinleşmesini six feet under'a ve onun karanlık, depresif atmosferine çok benzettim. bu nedenle de dizinin niçin komedi türü altında sınıflandırıldığına akıl erdiremedim.
sinema da dahil olmak üzere ekranlarda cinsiyet, cinsel yönelim ve gender fluidty kavramlarını bu denli derin ve estetik şekilde ele alan pek az yapım seyrettim. dizinin senaryosundan çekimine kadar her şeyinde bir incelik ve estetik var. hikayenin otobiyografik olmasından gelen bir ağırlık ve hüzün mevcut. ilk iki sezonda benim gözümü dolduran pek çok sahne oldu. birkaç bölümde ise gözümden akan yaşlara engel olamadım. dizi, transgender bir baba figürünün yanı sıra, kendi cinsel kimliklerini orta yaştayken keşfetmeye çalışan evlatların hikayesiyle queer dünyasına giriyor. bu noktada insanın kendini tanıması, hayatı sorgulaması ve varoluşsal kavgalarına dalıyoruz. bir insanı kadın/erkek olarak sevmenin ötesinde, o kişiyi sadece o olduğu için sevmek nasıl bir şey, dizi bunu çok güzel anlatıyor. ben hayatının bir döneminde kendi cinsel yönelimini hiç düşünmemiş, bu konuya kafa yormamış insanların farkındalıklarının gelişmemiş olduğunu düşünüyorum. bizimki gibi toplumlarda ne yazık ki bu konuların konuşulamaması, insanların ergenlikten itibaren cinselliklerini yaşayamaması toplu bir hastalık hali yaratıyor. transparent'ta bizim ülkemize göre çok daha anlayışlı ve kabullenici bir aile profili görüyoruz. buna rağmen yaşanan problemleri izledikçe, kendi ülkemizde heteroseksüel-erkek-harici-bir-birey olarak var olmanın zorluğu yüzümüze çarpılıyor.
dizide transgender olan babayı harika oyunculuğuyla jeffrey tambor oynuyor. bir izleyici olarak dizide en sevilesi karakterin de o olduğunu düşünüyorum. ince düşünceli, başkaları için üzülen, fedakar ve iyi kalpli maura'yı canlandıran jeffrey tambor yetmiş iki yaşında ve o yaştan sonra oyunculuğu adına aldığı riski takdir ediyorum. karakteri karikatürize etmeden, oldukça incelikli oynuyor. zaten hem emmy'de hem de golden globe'ta en iyi erkek oyuncu ödüllerini almış. maura'nın üç çocuğunu ise sırasıyla amy landecker, gabby hoffman ve jay duplass oynuyor. jay duplass'ı kardeşi mark duplass ile birlikte çektiği filmlerden tanıyor ve tarzlarını seviyordum. burada onu kadınlarla olan ilişkilerinde dikiş tutturmaya çalışırken izlemek keyifli. gabby hoffman'ı ve amy lendecker'i kendi cinselliklerini keşfetme süreveninin peşinde izlerken birçok insanın aslında kendini tanımadığını, hatta tanımaktan korktuğunu düşünüyorum. ataerkil düzende insanlar biyolojik yaşının çok çok gerisinde bir karakter gelişimi izliyor.
transparent golden globe'ta en iyi dizi ödülünü aldığında, yönetmen bu ödülü lgbt dünyasına adamış. heteroseksüel ilişki hikayesinin az olduğu dizide acayip bir kadın enerjisi var. bu beni çok memnun ediyor. televizyonda maskülen şeyler izlemekten sıkıldım. kadın olma halini sadece erkekler üzerinden, "yuvayı yapan diş kuş" olmak üzerinden anlatan şeyler de izlemek istemiyorum. bu dizi kadın olma halini cinsellik üzerinden anlatıyor. bunu da bayağı ve teşhirci bir dil kullanmadan yapıyor. ben asıl devrimin kadın cinselliği üzerinden geleceğini düşünüyorum. yakın zamanda hande kader cinayetiyle bir kere daha trans cinayetleri gündeme gelmişti. kadınların ve lgbt komünitesinin varlıklarını ataerkil toplumun onlara izin verdiği ölçüde ifade etmesi ne zaman son bulacak bilmiyorum. bu beni öfkelendiriyor. artık erkek hikayesi değil, kadın ve lgbt hikayesi duymak istiyorum.
dizide transgender olan babayı harika oyunculuğuyla jeffrey tambor oynuyor. bir izleyici olarak dizide en sevilesi karakterin de o olduğunu düşünüyorum. ince düşünceli, başkaları için üzülen, fedakar ve iyi kalpli maura'yı canlandıran jeffrey tambor yetmiş iki yaşında ve o yaştan sonra oyunculuğu adına aldığı riski takdir ediyorum. karakteri karikatürize etmeden, oldukça incelikli oynuyor. zaten hem emmy'de hem de golden globe'ta en iyi erkek oyuncu ödüllerini almış. maura'nın üç çocuğunu ise sırasıyla amy landecker, gabby hoffman ve jay duplass oynuyor. jay duplass'ı kardeşi mark duplass ile birlikte çektiği filmlerden tanıyor ve tarzlarını seviyordum. burada onu kadınlarla olan ilişkilerinde dikiş tutturmaya çalışırken izlemek keyifli. gabby hoffman'ı ve amy lendecker'i kendi cinselliklerini keşfetme süreveninin peşinde izlerken birçok insanın aslında kendini tanımadığını, hatta tanımaktan korktuğunu düşünüyorum. ataerkil düzende insanlar biyolojik yaşının çok çok gerisinde bir karakter gelişimi izliyor.
transparent golden globe'ta en iyi dizi ödülünü aldığında, yönetmen bu ödülü lgbt dünyasına adamış. heteroseksüel ilişki hikayesinin az olduğu dizide acayip bir kadın enerjisi var. bu beni çok memnun ediyor. televizyonda maskülen şeyler izlemekten sıkıldım. kadın olma halini sadece erkekler üzerinden, "yuvayı yapan diş kuş" olmak üzerinden anlatan şeyler de izlemek istemiyorum. bu dizi kadın olma halini cinsellik üzerinden anlatıyor. bunu da bayağı ve teşhirci bir dil kullanmadan yapıyor. ben asıl devrimin kadın cinselliği üzerinden geleceğini düşünüyorum. yakın zamanda hande kader cinayetiyle bir kere daha trans cinayetleri gündeme gelmişti. kadınların ve lgbt komünitesinin varlıklarını ataerkil toplumun onlara izin verdiği ölçüde ifade etmesi ne zaman son bulacak bilmiyorum. bu beni öfkelendiriyor. artık erkek hikayesi değil, kadın ve lgbt hikayesi duymak istiyorum.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder