
o gün bizi görsen o kadar mutlu olurdun ki. ben otobüs bekliyordum, nerde kaldı bu otobüs diye dakika başı saatime bakıyordum. sonra senin en sevdiğin arkadaşını gördüm. arkadaşın geldi, sıranın en sonuna geçti. beni görmedi. bir an yanına gidip gitmemekte kararsız kaldım. neden tereddüt ettim bilemedim. kulağında kulaklıkları vardı, yanına gidersem kendini bütün bir yol boyu benimle konuşmak zorunda hisseder de rahatsız olur belki diye geçirdim aklımdan önce. sonraysa gidip selam vermem onu da memnun eder diye düşündüm. bir de başka bir şey daha var tabii. bunu düşünmemeye çalışsam da seni öyle özlemişim ki senin sevdiğin bir arkadaşınla konuşursam seni görmüş gibi olurum dedim. içimden aynen bu geçti. sonra sıramdan çıktım ve arkadaşının yanına gittim. o an hemen hissettim, arkadaşın da beni gördüğüne memnun oldu. ben kulaklığımı çıkardım cebime koydum, o kulaklığını çıkardı çantasına koydu. konuşmaya başladık. ben ona derslerini sordum, o da bana. sonra hemen senden bahsettik. ardından konu günlük şeylere döndü. kırk yıllık dost gibi konuşmaya başladık. o sırada ben soğukta otobüs beklemekten üşüdüğümü fark etmedim bile. otobüs geciktikçe gecikti ama hiç önemsemedik. ne güzel konuşuyorduk. resmen seni görmüştüm sanki. sonra otobüs geldi. arkadaşınla yan yana oturduk. önüne lamba takılı bisikletlerden, torino'nun karlı mevsiminden, ankara'nın altgeçit olmuş yollarından ve yolumuzun üzerindeki onyüzbinmilyon katlı otel inşaatından bahsettik. o yolculuk boyunca arkadaşını neden çok sevdiğini anlamaya çalıştım. bunda başarılı da oldum sanırım. kelimelere dökemem fakat o yolculuğun ardından arkadaşını neden sevdiğini öyle iyi anladım ki onu ben de sevdim. aslında arkadaşını ilk tanıdığımda da sevmiştim ama o gün hissettim ki sanki o andan sonra o benim için "senin arkadaşın"dan ziyade, "benim de arkadaşım"dı artık. hem nasıl olmasındı ki? geçen bahar onun sayesinde hayatımda ilk kez uçurtma uçurmuştum. uçurtmayı yapıp bitirdikten sonra "al uçur bakalım" diyerek ipi elime vermişti. ben, çok heyecanlıyım nasıl olacak acaba deyince sen demiştin ki "uçurtma uçurmamış insan olur mu hiç?". ama arkadaşın demişti ki "olsun canım bak işte sen de bugün uçuracaksın, geç olsun güç olmasın." sonra uçurtmamız uçarken yere düşmüştü, sen de yanlışlıkla üzerine basıp çıtalardan birini kırmıştın. yanımızdakiler sana "ne yaptın sen?!" diye sitem ederken, uçurtmayı yapan senin biricik arkadaşın tamam ya hallederiz ne olacak demişti ve uçurtmayı açıp, kırılan yeri onarmıştı. uçurtmamız eskisi gibi uçamamıştı tabii ama olsun, ben orada başka bir şeyi anlamıştım. arkadaşın ne iyi bir insandı, başkası olsa uçurtmayı kırdın diye sana kızardı ama o hiç kızmamıştı. halbuki insanlar birine kızmaya bayılır, "canın sağolsun" lafını hiç kullanmaz. oysaki ben bu lafı çok severim. canın sağolsun tabii ya, yine yaparız ne olacak. yine alırız, yine gideriz, yine görürüz. yeter ki canın sağolsun. işte geçen günkü otobüs yolculuğumuz sırasında da beynimden o uçurtmayı çektim çıkardım. hatırladıklarımı üst üste koydum, güzel anlar yarattım. senin arkadaşını niye sevdiğini anladım. sonra onu ben de sevdim. bizi böyle güzel güzel sohbet ederken görseydin nasıl memnun olurdun. bir de o ana dek seni özlediğimi bu denli fark etmemiştim, meğersem özlemişim. ama merak etme, bu özlem hüzünlü bir his değildi. içinde bir sıcaklık vardı. yanımda senin arkadaşın vardı ya, seni görmüş gibi olmuştum, memnun olmuştum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder