
insan başına gelen bazı şeylere isyan eder. an olur bağırıp çağırmak ister, an olur ses çıkarmaz ve o rahatsız edici sessizlikte içindeki öfkeyi boşaltabileceği bir yer arar. ikisi de bir şekilde insanın olaylara tepki verdiğinin göstergesidir. bir de üçüncü alternatif vardır ki o nokta artık bantın koptuğu yer olabilir, bilemiyorum. o nokta kayıtsızlıktır.
kayıtsızlık bir seçenek değil aslında. eylem de değil. ne olduğuna dair bir fikrim yok, eğer olsaydı kendimi hayata karşı kayıtsız hissetmezdim muhtemelen. yalnız şunu biliyorum ki yorgunlukla beraber gelen bir hal. ya da yorulduğun için kayıtsız oluyorsun. en nihayetinde sanki hiçbir şey beni ilgilendirmiyor, dışarıyı merak ettiğim de söylenemez. hiçbir şeye kızmıyorum, gelen her şeye "e peki madem, geç buyur" diyebilecek kadar sözde rahat görünümün altında, hücrelerimde içime gömülen bir şeylerin ağırlığı var. yani mümkün olsa içimi tümüyle boşaltacağım. bir türlü derinden çıkamadığımdan, gerçek dünyayla olan randevumu sürekli erteliyorum. o zamana kadar ne kadar kalabilirsem kardır diyerek, benmerkezlizaman'ımın içinde kalıyorum. gerisi benim olmayan anlara tekabül ediyor sanki. boşa geçen zaman gibi, iyi değerlendirilememiş anlar gibi. aradan uzun zaman geçtikten sonra geriye dönüp de "hiçbir şey yapmamışım" diyebileceğin mükemmel boşluklu anlarım var. ne üzülürüm diye, ne de pişman olurum diye korkuyorum. sanırım şimdilik gelecek zamandan kaçıyorum. nereye saklanacağım bilmiyorum fakat beynimden geçen düşünceler en azından gün içinde beni oyalamayı başarıyor. gerisiyle ilgilenemiyorum. yani istesem bile olmuyor. yorgunluktan önümü göremiyorum, kulaklarım çınlıyor bazen aşırı müzikten. gözlerim acıyor bazı sabahlar. evden otobüs durağına yürürken, ufak güzel şeyleri düşünmeye çalışıyorum. o zaman bulutlar dağılır gibi oluyor gökyüzünde. salaklaşıyorum resmen. o salak halim iyi ki resmî halim değil diye düşünüyorum sonra da. çünkü o acemi mutlulukla direksiyonu ne yöne kıracağımı kestiremem heralde diyorum. işte o zaman sonradan utanabileceğim şeyler yapabilirim. düşününce pişman olacağım sözler söyleyebilirim. gene her şeyi kontrol etmek isteği doğar içimde, beceremem, şimdikinden beter olurum. halbuki şu anda her şeyin benden bağımsız olma halini seviyorum. her şey olası, her şey ihtimaller dahilinde. ben istesem de istemesem de milyon tane şeyle karşılaşmaya devam ediyorum. pek az şey şaşırtıyor artık beni, pek az şey heyecanlandırıyor. işte o ufacık şeyleri olabildiğince muhafaza etmek istiyorum içimde. en kıymetli şeylerimmiş gibi korumak istiyorum onları. sabahın köründe düşünüp, memnun ediyorum kendimi. sonra unutmak istiyorum eskimesinler diye. yıpranmalarından korkuyorum ufak güzel şeylerin. lüzumsuz derecede gökyüzüne bakıyorum son zamanlarda. sonra aklımdan saçma saçma şeyler geçiyor. acaba tam da şu anda aynı buluta baktığım birileri var mıdır falan diyorum. hava kaç gündür kapalı, bulutlar fırçayla çizilmiş gibi koyu tonda. şehrin üstünü örtmüş, neredeyse elimi uzatsam tutabilirmişim gibi geliyor. isim bile taktım onlara. nuri bilge ceylan bulutu olmuşlar adeta. üç maymun filmindeki bulutların ankara halini düşünün. daha siyah, daha gri olanını. sabah güneşinin önüne çıkan tabelalar gibi olmuş bulutlar. buyrun, burdan ankara'ya doğabilirsiniz, yazıyor birinin üstünde. benim gözümün içine gir, diyorum o zaman güneşe. lütfen beni gör. hani bazen güneş tam gözünün içine girer ya, gözün kamaşır, belki bir iki saniyelik garip ışıklar yanar söner gözünün önünde. ne olduğunu bilemezsin, anlam veremezsin. öyle olsun istiyorum, gidip geleyim bir saniyeliğine ışıkların yanına. ya da onlar gelsin. gözüm kamaşsın kısa bir süre. insanın gözü ne zaman kamaşır ki diyorum. kendi kendime soru soruyorum. söyle bakalım, insanın gözü ne zaman kamaşır? biraz bekliyorum. düşünüyorum. çok kıymetli bir soru gibi geliyor. uzun zamandır bu kadar mana ifade eden bir soruyla karşılaşmamıştım diyorum. sonra cevabı buluyorum. insanın gözü sadece üç şeyden kamaşır gibi geliyor. birincisi güneş diyorum. ikincisi ay. üçünsü de aşk. güneş ve aya rastlama ihtimalin daha çok; rastlarsan da hemen resmini çek, zihnine kazı, diye öğüt veriyorum. ama aşk için aynı şeyi söyleyemeyeceğim maalesef, diyorum. en güçlü ışık, aşık olunca yanar herhalde lakin bu düşük bir ihtimal; güneşin onca insan arasından seni seçip de gözünün içine girebilme ihtimalinden bile daha düşük aşk ışıklarının yanma ihtimali diyorum. dikkat et de ampuller patlamasın diye iğrenç bir geyik yapıyorum sonra da. aksi takdirde hepten karanlığa gömülürsün diye de ekliyorum.
sen onu bırak şimdi, hani ileriyi düşünmüyordun; bırak, onu da zamanı gelince düşünürsün diyorum kendime. ışıkmış, ampülmüş boşver diye uyarıyorum içimdeki elektrik tesisatçısını. boşver sen onu, şimdiye dön; her şey sırayla. sırası gelsin, bulursun sen içgüdülerin yardımıyla yapacağın şeyi diyorum. bu cümleyle kendime laf çarpıyorum. "hani inanmıyordun ya bilime, dönmüştün metafiziğe hani?" demek istiyorum aslında. salaksın kızım sen, salaksın diyorum. ama sonra perdeyi aralıyorum ve kolilenmiş hislerimi görüyorum. paketlerden birinde umut da var, evet. o an anlıyorum ki insan umut edecek pek bir şey bulamayınca belki'lere saldırıyor. çünkü gerçekler nşa'da hep aynı sonuçları veriyor, bense bilinmeyeni bekliyorum. kötünün iyisi bir durum işte.
yönetmenden uyarı alıyorum sonra. "yeter artık, mahzenlerde fazla kaldın" diyor bana. "peki, siz bilirsiniz, çıkayım o zaman" diye yanıtlıyorum onu. itiraz edecek gücüm yok. o denli enerji fakiriyim. kayıtsızlık denizinde boğulsam çıkmak için uğraşmam sanki. hah, işte bilemediğim bir şey daha! emin olmak nasıl bir histi acaba?
1 yorum:
resmini koyduğun deniz fenerine gitmiştim. resmi görünce bir anda mutlu oluverdim :)
Yorum Gönder