gözlük takmaya yeni başladığım zamanlarda (yaklaşık 2 sene önce) biri bana demişti ki: "gözlük sana hiç yakışmamış. çirkin olmuşsun!" ben zaten alışamamışım, anca derslerde tahtayı görebilmek için takıyorum, delinin dediğine bak! üstelik bunu espri olsun diye de söylememişti. resmen kendi fikrini pat diye yüzüme çarpmıştı desem daha doğru olur. bilemiyorum bu patavatsızlık mı sayılır, yoksa dürüstlük mü?
ha bu konuya nerden geldim söyleyeyim: güzellikten.
insanın kendi bedeniyle barışık olması ve kendini bütünüyle sevmesi çok güzel bir şey tabii ama ben henüz bu yaşıma kadar o noktaya ulaşamadım.
burdan isyan ediyorum taş gibi kızları güzellik kavramının nesnesi haline getiren modern dünyaya!
zaten sevmiyordum modern dünyayı.
peki insan bedeni hakkında bir iki kelam etme isteği nerden doğdu içime?
birçok insandan dansa heves ettiklerini duydum son günlerde. sanırım günün popüler etkinliği bu. sonra durdum ve düşündüm. kendimi dinledim. dans bana öyle uzak bir şey ki. bir kere özgüven isteyen bir şey. insanların önündesin, bedeninle varsın. kendinle acayip barışık olman lazım. ben misal, kimsenin görmediği, kendimle kaldığım zamanlarda bile asla dans etmem. dans benim için "içim karanlıkken dünyaya bir isyan" haliyle bağdaşıyor. feci bitkin ve her şeyden -kendinden bile- bezmişken daha da kaybolmak için, her şeyi yapabilecek o negatif enerjiyi bir oluktan akıtabilmek için bir kaçış. beynimde tabi ki.
çok kötü hissettiğimde kafamı duvarlara vurduğumu hayal ediyorum. on metre yükseğe zıpladığımı bile.
bu aralar favori bir hayalidansşarkım bile var.
edge of the deep green sea.
içimi dağıtıyorum bu şarkıyla. yormak istiyorum kendimi. yorulmak. sonra da uykum gelsin, uyuyum. işte o zaman herkes ve her şey onyüzbinmilyon fersah ötemde olacak.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder