bu resmi bright star filminden bir kareye benzettim. ne kadar da onu andırıyor. kendimi de içine koydum, ne de çok bana benziyor. devam etmek bazen zor geliyor ama devam etmem gerektiğini biliyorum. yorgunluğumu mevsime, erken kararan havaya, çokça da soğuğa yoruyorum. kendime "hadi" diyorum, öyle hissetmiyorum ama diyorum. çünkü öyle olması gerektiğine inanıyorum. sanki bir problem çözüyorum, sonucun ne olduğunu önceden bilmeme rağmen bir türlü o sonuca ulaşamıyorum; ama yine de cevap olarak onu yazıyorum. umarım hoca gidiş yoluna puan verir falan diyorum. tıpkı bunun gibi hissediyorum. ilgimi ve sevgimi odaklayacak bir nokta bulamayınca bütün bunlar zarar verici bir hale dönüşüyor. emek edecek şeyin ne olduğunu halen kestirebilmiş değilim. hissetmem gereken şeyin güven mi yoksa başka bir şey mi olduğunu da bilmiyorum. güven duyduğum şeyleri/kimseleri sorgulamayıp, onlara dair hissettiğim güveni sınırsız bir krediyle sürdürdüğümü fark ettiğim an, artık onlara güvenemediğimi fark ettiğim ana denk geliyor. bir gerçeğin farkına varıyorum, duvar gibi yüzüme çarpıyor: hangi şekilde olursa olsun birini/bir şeyi köklü ve derin bir şekilde sevmek zorlaşıyor. zaman geçtikçe zorlaşıyor. işte bu nedenle eskilere sarılıyorum ve onları halen sevdiğim önkabulünü yapıyorum. ama gördüğüm şu ki, artık birçoğuna olan sevgim azalmış. öyle azalmış ki kendime şaşıyorum. halbuki içimde kocaman bir kaynak var, akıp duruyor ama birilerine/bir şeylere yönlenmiyor. kavram olarak, konsept olarak sevebilmek güzel. güzel ama teoride. sevdiğimi düşündüğüm insanlara olan hislerim, geçirdiğimiz uzun zaman zarfında -ki bu yıllara tekabül ediyor- değişikliğe uğramış. bunu bir fonksiyon olarak kabul edersek, bir sürü değişkene bağlı bir hal almış. halbuki başlangıçta hiçbir değişken yoktu. ben onları sorgusuz sualsiz kabul etmiştim, sevmiştim. severken düşünmüyorsun ki. yılların ardından fonksiyona bir sürü başka şeyin girdiğini gördüm: kimi zaman sevginin kökleştiğini kimi zamansa eskidiğini, değiştiğini. bütün bunlar artık hayatıma yeni birilerini alırken onları hep yüzeyde tuttuğumu fark ettirdi. belki de yaş almak böyle bir şey, bilemiyorum. elimdeki hayatla ne yapacağımı bilememek bir yana, bazen kenarda köşede kaldığımı hissetmek de beni üzüyor. kendimi unutulmuş gibi hissediyorum ama kimin unuttuğunu bilmiyorum. bazen ücra bir yerde olduğum hissine kapılıyorum, sanki kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymişim gibi bir his beliriyor içimde. bir süredir kendimi yerleştirdiğim resmi gördüğümde hemen tanımamın nedeni de bu işte. kendimi örgü ören bir kadına benzetiyorum. sonuçta ne çıkacak bilmiyorum ama işleyen/diken/ören kadını bu aralar kendime yakın hissediyorum.
19 Kasım 2011 Cumartesi
en incesinden şiş, sayısını bilmediğim kadar çok da yumak alacaktım
bu resmi bright star filminden bir kareye benzettim. ne kadar da onu andırıyor. kendimi de içine koydum, ne de çok bana benziyor. devam etmek bazen zor geliyor ama devam etmem gerektiğini biliyorum. yorgunluğumu mevsime, erken kararan havaya, çokça da soğuğa yoruyorum. kendime "hadi" diyorum, öyle hissetmiyorum ama diyorum. çünkü öyle olması gerektiğine inanıyorum. sanki bir problem çözüyorum, sonucun ne olduğunu önceden bilmeme rağmen bir türlü o sonuca ulaşamıyorum; ama yine de cevap olarak onu yazıyorum. umarım hoca gidiş yoluna puan verir falan diyorum. tıpkı bunun gibi hissediyorum. ilgimi ve sevgimi odaklayacak bir nokta bulamayınca bütün bunlar zarar verici bir hale dönüşüyor. emek edecek şeyin ne olduğunu halen kestirebilmiş değilim. hissetmem gereken şeyin güven mi yoksa başka bir şey mi olduğunu da bilmiyorum. güven duyduğum şeyleri/kimseleri sorgulamayıp, onlara dair hissettiğim güveni sınırsız bir krediyle sürdürdüğümü fark ettiğim an, artık onlara güvenemediğimi fark ettiğim ana denk geliyor. bir gerçeğin farkına varıyorum, duvar gibi yüzüme çarpıyor: hangi şekilde olursa olsun birini/bir şeyi köklü ve derin bir şekilde sevmek zorlaşıyor. zaman geçtikçe zorlaşıyor. işte bu nedenle eskilere sarılıyorum ve onları halen sevdiğim önkabulünü yapıyorum. ama gördüğüm şu ki, artık birçoğuna olan sevgim azalmış. öyle azalmış ki kendime şaşıyorum. halbuki içimde kocaman bir kaynak var, akıp duruyor ama birilerine/bir şeylere yönlenmiyor. kavram olarak, konsept olarak sevebilmek güzel. güzel ama teoride. sevdiğimi düşündüğüm insanlara olan hislerim, geçirdiğimiz uzun zaman zarfında -ki bu yıllara tekabül ediyor- değişikliğe uğramış. bunu bir fonksiyon olarak kabul edersek, bir sürü değişkene bağlı bir hal almış. halbuki başlangıçta hiçbir değişken yoktu. ben onları sorgusuz sualsiz kabul etmiştim, sevmiştim. severken düşünmüyorsun ki. yılların ardından fonksiyona bir sürü başka şeyin girdiğini gördüm: kimi zaman sevginin kökleştiğini kimi zamansa eskidiğini, değiştiğini. bütün bunlar artık hayatıma yeni birilerini alırken onları hep yüzeyde tuttuğumu fark ettirdi. belki de yaş almak böyle bir şey, bilemiyorum. elimdeki hayatla ne yapacağımı bilememek bir yana, bazen kenarda köşede kaldığımı hissetmek de beni üzüyor. kendimi unutulmuş gibi hissediyorum ama kimin unuttuğunu bilmiyorum. bazen ücra bir yerde olduğum hissine kapılıyorum, sanki kuş uçmaz kervan geçmez bir yerdeymişim gibi bir his beliriyor içimde. bir süredir kendimi yerleştirdiğim resmi gördüğümde hemen tanımamın nedeni de bu işte. kendimi örgü ören bir kadına benzetiyorum. sonuçta ne çıkacak bilmiyorum ama işleyen/diken/ören kadını bu aralar kendime yakın hissediyorum.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder