aslında anlatacak şeylerim vardı ama önemsiz şeyler olduklarını anlamam pek vaktimi almadı. bir an durdum düşündüm ve her şey gözüme öyle anlamsız göründü ki diyeceklerimin hiçbir önemi kalmadı. sabah kalktığımda ne düşündüğümü, günün şarkısı olarak neyi seçtiğimi, pantolonun üzerine bulduğum ilk üstü geçirirkenki sıkılganlığımı anlatmak isterdim fakat hepsini çok gereksiz buldum. bunları anlatmamın ne manası olabilirdi ki? küçük, önemsiz şeyler. dünyada büyük ve önemli o kadar çok şey oluyor ki bu anlattıklarım kum tanesinin milyonda birine bile denk gelmiyor.
kafamdan bir şeyler geçiyor, not almak istiyorum ama tam kalemi elime alınca ne gerek var diyorum. ne gerek var. yazı yazarken içinde "ama, fakat" bağlaçları geçen ne çok cümle kuruyorum. bunun ne anlama geldiğine dair bir fikrim yok. bağlaçlarımı merhaba'larla takas etmek istiyorum. onlar fark etmiyor ama bazı insanlarla ayaküstü iki çift laf etmek bile benim günümü aydınlatmaya yetiyor. öyle anları yakaladığımda diyorum ki umarım onların günü de aydınlanıyordur, ben de birilerini memnun ediyorumdur. işte gün içinde kendimi ait olmadığım sohbetlerin içinde bulduğumda, aklıma o insanlarla ettiğim iki çift lafı getiriyorum. o zaman içinde bulunduğum an bana o denli çekilmez gelmiyor. her şeyin gelip geçtiğini ve o anın da geçeceğini biliyorum.
hem insanlardan sıkılıp hem de insanların arasında olmak istemenin ne tuhaf bir şey olduğu kafama takılıyor. üç-beş insan var, belki onlara rastlarım diye gittiğim muhtelif yerler kütüphane ve yemekhane. arasam buluşuruz ama herkesin vakti kıymetli. öyle kıymetli ki boş ekrana iki saat bakıyoruz ama birbirimize bir saat ayıramıyoruz. biri bana yemek yiyelim mi diyor, çok isterdim ama yapmam gereken bir iş var diyorum. yalan olduğunu ben biliyorum, acaba o da biliyor mudur. yapmam gereken bir şey yok. varsa da yok. niye o kıza yalan söylediğimi düşünüyorum. kendimi hiç suçlu hissetmiyorum, ben o kızdan uzak durmak istiyorum. bazı insanlar bana kendimi kötü hissettiriyor. onlarla birarada olmak istemiyorum. o kızı sevmiyorum. halbuki başta sevmiştim. ondan ayrılıyorum ve yürürken aklımdan geçen tek şey biri olsa da yemek yesek oluyor. arkadaşlarla vakitlerimizi birbirimize uydurduğumuz günlerde öğle yemekleri güzel oluyor, diğer günlerde ise bir an önce geçiştirilmesi gereken sıkıcı bir aktivite. ben de bir an önce bitsin diye çorba içiyorum. çorba çabuk içiliyor ve hemen bitiyor. masadan hemen kalkıyorum.
gözüme bir filmi kestirip, adam bulsam da gitsem dediğimin ertesi günü ayşe'yle karşılaşıyorum. dün bir film izledik çok güzeldi diyor. festivalde mi diyorum, festivalde diyor. "ben de gitmek istedim aslında ama" diye başlayan bir cümle kuruyorum, devamını getirmiyorum. devamını ayşe anlıyor. ya bilsem beraber giderdik diyor. kaç haftadır görüşemiyoruz ayşe'yle. biliyorum ki bu geçmiş-zamandaki-beraber-giderdik-teklifini içten yapıyor. olsun ya, boşver, bir dahaki sefere gideriz diyorum. hayır ya, hemen bu akşam yapalım diyor. biz şu filme gideceğiz, sen de gel diyor. benim pek keyfim yok ama yine de sağ ol diyorum. çok üstelemiyor. umarım ki bir gün ayşe'yle beraber sinemada dünyanın en sıkıcı sanat filmini izleyip hiçbir şey anlamayız. yalnız bunun geleceğe dair lafta kalan tasarılardan olmasını istemiyorum. zaten bu aralar gerçekleşmemiş ne çok hayalim olmuş diye düşünüyorum. nihayete erememiş amma işe girişmişim, kafamda amma şey kurmuşum ama sadece plan aşamasında kalmış.
işte az önce yine içinde ama geçen bir cümle kurdum. bu ama'lar içime koca bir kasvet bulutu getirmekte. geçen gün yine böyle olmuştu. sesinde huzur bulacağım birini aramak istemiştim, aklıma halam gelmişti. ben susayım sadece o konuşsun istemiştim. bana ankara'da havanın nasıl olduğunu sormuştu, ben de gereksiz ayrıntılarla süslemiştim. sabah esinti oluyor ama öğlen güneş çıkınca hava ısınıyor, sonra akşam hava kararınca çok soğuyor, üst üste milyon şey giyiyorum demiştim. sen niye böyle üşüyorsun hep, kansızlık mı var sende, pekmez ye, kuru üzüm ye demişti. tamam olur yerim demiştim. pekmez içmeyeceğimi biliyordum ama halamın gönlü olsun diye tamam demiştim. bak kalın giyin üşüme demişti. halbuki en kalın giyinen ben olmama rağmen en çok üşüyen de bendim. yanımdaki insanlara siz de üşüyor musunuz diye soruyordum ama hayır cevabını alıyordum. derste utanmasam elimi ısıtmak için eldiven bile giyerdim. ama bunun yerine çayla ısıtıyordum elimi. sen hiç bir saat boyunca sıcak kalan kağıt bardak gördün mü? ben de görmedim. o yüzden her ders yeni bir çay mı almam gerekiyor? halamla konuşurken neden bilmem gözlerim doldu. sesimin tonu değişmesin diye havalardan konuşmaya devam ettim. telefonu kapattıktan sonra içinde bulunduğum hassasiyet beni rahatsız etti. bu halimden hiç hoşlanmadım.
şimdiyse bu yazdıklarım gözüme feci anlamsız göründü. ne yapıyorum ben dedim. bir yanıt veremeyince de nokta koysam daha iyi olur gibime geldi. sonra o an çalmakta olan şarkının* üç cümlelik sözü benim üç yüz kelimemden daha değerli geldi. dışarı çıktım dolandım, neden olduğunu bilmiyorum ağlayamadım.