deerhunter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
deerhunter etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Aralık 2010 Cumartesi

çiftlik - he would have laughed


hiç çiftlikte yaşamadım. hayatımda çiftlik görmedim bile. yine de orada yaşamanın nasıl olabileceğini birkaç kere düşündüm yakın geçmişte. bunu aklıma getiren deerhunter'ın he would have laughed şarkısı oldu. sabahları bir çiftlikte gözünü açmanın, sevimli küçükbaş hayvanları sevmenin, heidi çizgi filmindeki gibi ekmeklerden yemenin nasıl olabileceğini hayal ettim. tıpkı şarkıdaki gibi, yaş aldıkça sadece daha çok sıkılıyorum (only bored as i get older). doğru orantı sadece yıllar ile yaşlar arasında değil, yıllar ile sıkılganlık arasında da var. yaşım ilerledikçe makineleşmeye doğru gidiyorum. kıramadığım bir kısır döngü, içinden çıkamadığım bir rutin birden tüm yaşamımın kendisi oluveriyor. bazen koşturmaca arasında kantinde içtiğimiz kötü çaylar sırasında, bazen de yapılacak ödev dururken ettiğimiz aylaklıklar sırasında arkadaşlarla birbirimize anlattığımız tüm hikaye bu işte; her şeyin ne kadar aynı, ne kadar sıkıcı olduğu. manayı başka şeylerde arar olduk. şu an okuduğum şeyde, ilerde yapacağım işte hayatın anlamını aramamayı şimdi öğrendiğim için şanslıyım. böyle arkadaşlarım olduğu için de şanslıyım, en azından derdimi anlatınca anlıyorlar, ya bir de boş gözlerle yüzüme baksalardı? bunların hepsi, yaptıklarımız, okuduklarımız, öğrenmeye çalıştıklarımız… hepsi hayata bir yerinden tutunabilmek için birer araç sadece. yapmam gerekenleri yapınca hayata bir yerinden tutunuyorum, bunu hissedebiliyorum. bu noktada bize verilen öğüt, geleceği düşünmek. yorulmamızın nedeni, hayatı ertelememizin nedeni hep gelecekte daha iyi olabilmek için-miş. peki ya olamazsak? bu noktada da iyimser olmaktan bahsediyorlar. çevremde bunu beceremeyen o kadar çok insan var ki. ben de dahil herkesin kurduğu en iyimser cümle, önümüzdeki maçlara bakacağız artık oluyor. bense sürekli önüme bakmaktan yoruldum. artık biraz da şimdi bulunduğum yere, içinde olduğum an’a odaklanmak istiyorum.

1 Kasım 2010 Pazartesi

ipi bırakmadan ama çok da çekmeden

bu aralar kendimi yazıyla ifade edemiyorum. yazı yazamamaktan ziyade daha çok yazmaya ihtiyaç duymuyorum sanki. bir şey düşünmedikçe, kafamı meşgul eden bir şey olmadıkça, hayata eleştirel gözle bakmadıkça yazı yazmaya başvurmuyor gibiyim. son zamanlarda bir şeyi eleştirmekten çok kabul etme hali içindeyim. eleştirmiyorum derken bunu olanlara kayıtsız kaldığım için değil, olanları kabul etmeye çalıştığım için yapıyorum. bana ne demiyorum, ilgisiz değilim fakat bana ters gelen bir şeye hınç ve öfkeyle yaklaşmıyorum. yanlış olduğu bariz olan şeylere kızmaktan ziyade, "peki, madem bu yanlış, bundan sonrası için ne yapabiliriz?" diye yaklaşıyorum. hayatta kimi zaman öngörümü kaybettiğim dönemler oluyor; çocuk gibi ağlayıp sızlamıyorum ama bir şeylerin yolunda gitmediğini bilmeme rağmen o dönemlerde kolumu kaldırmak içimden gelmiyor. birkaç adım sonrasında işlerin daha da kötüleşeceğini algılayamıyorum. oysaki şimdi öngörüme güvenebiliyorum. yola çıkmadan önce kısa bir getiri-götürü hesabı yapıp, önümü arkamı kollayabiliyorum -ya da en azından bunun için çabalıyorum. beni duygusal hezeyanlara sürükleme ihtimali olan şeylerden kaçıyorum, örneğin bazı filmler. hani filmin trailer'ını görürsün, seni etkileyebileceğini hissedersin ya, aynı öyle işte. şu sıralar trailer izlemek bana kafi geliyor: filmlerin trailer'ı, insanların trailer'ı, olabileceklerin trailer'ı. bütün bunlara rağmen başıma gelen her şeyi kabul ediyorum. ne geliyorsa benim için tamam, iyi/kötü fark etmez. hiçbir şeyden yakınmıyorum. hiçbir şeyden yakınma lüksünü kendimde bulmuyorum. "bu niye böyle oldu?" demiyorum, ne de olsa mızmızları sevmeyiz. olduysa oldu ne yapalım. bu işi en az hasarla nasıl atlatırız mühim olan o.
hayatımda kurulu bir sistem var. tıkır tıkır işlemiyor belki ama ben onu yüksek verimle çalıştırma amacındayım. her şeyi adım adım hesap edemem, zaten öyle bir isteğim de yok; ama sistemin ufak bir teklemesinde o zamana kadarki input'ları şöyle bir gözden geçirip, mevcut koşullarda çıkabilecek en uygun output'u çıkartabilirim. eğer bunu yapamıyorsam beceriksizimdir. oysaki becerikli olmak isterim. bilimsel hayatın erkek hegemonyasında olduğunu gözlerimle gördükten sonra kendimi yemek sanatlarına mı versem diye düşünmedim değil. ama sonra vazgeçtim; çünkü ne de olsa ben bir hayli süredir hırslarımı biledim. akademi konusundaki sivriliklerimi törpüledim ve tek bir alanda var olmaktansa iki alanda var olmayı seçtim. buna seçim mi denir bilemiyorum ama öyle. gerektiği kadar bilimsellik, gerektiği kadar ev işi. yıkanmış çamaşırları makineden çıkartırken teorinin ve formüllerin erkeğin işi olduğunu düşünen bilim dünyasına orta parmağımı gösterdiğim zamanlar olmuyor değil. çok afedersin ama öyle. özür dilemiyorum çünkü en ultra-süper-medeni görünen adamların bile içten içe "bunları da buraya niye alıyorlar?" dediğini biliyorum (pabucumun mühendisi seni!). sadece ben değil diğer kızlar da biliyor. işte bütün bunlardan sonra hırslarım bileniyor fakat onların yüzünden değil. neden kendimi kabul ettirmek için onlar gibi olmak zorundayım ki diyorum. etmeyeceklerse etmesinler; kendi çapımda yürür giderim, bir yandan da kekimi neyimi pişiririm diyorum.
ne demişler, başa gelen çekilir. ya da you learn to accept whatever you can get.

yazıya başlarken konuyu bir yerden deerhunter'ın sailing'ine bağlama amacındaydım ama çok zorlama olacaktı, yapmak istemedim. halcycon digest nete düştüğünden beri bana ipotek koydu. her şeyi kabullenme haline bürünürken bu şarkıdan da ilham aldığımı gizleyemeyeceğim. ya da şarkı benim ruh halime denk düştü, bilemedim. işte öyle bir şey.

3 Ekim 2010 Pazar

helicopter'li deerhunter şarkısı adeta içime hava basıyor. mis gibi oksijen.


şöyle şarkı isimlerini pek sevmem:
diyelim şarkı çiçekleri anlatıyor. çiçeklerin güzelliğinden, sevgilinin çiçek gibi oluşundan bahsediyor. sonra yazarımız kalkıp bu şarkıya "beautiful flowers" ismini koyuyor.
ya da başka bir örnek: diyelim şarkı çileklerden bahsediyor. çilek tek çenek mi çift çenek mi onu anlatıyor. yazar çileğin rengini, tadını övüyor. sonra da kalkıp şarkının adını "strawberry fields forever" koyuyor. olur mu böyle? çiçeğe çiçek, çileğe çilek konur mu şarkıda?

şöyle şarkı isimlerini daha çok severim:
diyelim yazar şarkıda dostuna, sevdiğine sesleniyor. sonra bütün dünya için iyi dileklerde bulunduğunu anlatıyor, istersek ona katılabilirmişiz. ihtiyaçlarının küçüklüğünden, yanına yoldaş aradığından ve hissettiği acıdan bahsediyor. sonra da kalkıp şarkının adını helicopter koyuyor. olur mu hiç? olur ya olur, böylesine kollarımı açarım ben.

deerhunter'ın helicopter şarkısının isminin niçin helicopter olduğuna dair bir fikrim yok, olması da gerekmiyor zaten. güneşli bir günde gözümü kapatıp yüzümü gökyüzüne dönerek bu müzikle yavaş yavaş dans etmek istiyorum. böyle gözümün önünde sarı sarı noktalar olsun. dans etmeyi sevmiyorum ama bu sesi içimde hissetmek istiyorum. belki de ihtiyacım olan şey bu, daha fazla hissetmek. minimal ihtiyaçlarımın yanına bir de "dengemi-kaybedene-kadar-eksenim-etrafında-en-yavaş-hızda-dönmek" eylemini ekliyorum. bu nasıl bir ihtiyaç diye sorma; hepsi mantıklı olacak diye bir kaide yok.

yüksek seslerden, sivri sözlerden, parlak renklerden kaçarak sıradanlığa yaklaşınca iyi hissediyorum. kendime korunaklı bir bölge yaratırken öte yandan bir sürü kökle yaşama bağlanıyormuşum gibi geliyor. sıradanlığa yakınsadıkça özüme iniyorum, başka insanlarla ortaklıklar kuruyorum. basitlik istiyorum. onlarca farklı enstrümanın bulunduğu bir orkestrada çaldıktan sonra aradığımı tek bir piyano, tek bir gitar ya da tek bir kemanda bulma amacındayım. hayatı kendi bazal metabolizmasına çekmenin hayalini kuruyorum. işe önce fazla eşyalardan kurtularak başlıyorum. eşyanın fazlasına ve sesin fazlasına tahammülüm yok. fazla olan sevgi olursa güzel, dost olursa başımın üstünde yeri var; fakat dost dediğin çok olur mu hiç? o noktada işler "az ve öz" esasına göre işliyor. dost az ama benimle, az ama birlikte.

kahramanımız neden her şeyin sonuna gelmiş gibi konuşuyor şarkıda? bu beni biraz üzüyor. böyle karanlık gibi değil, daha çok malum sonu olgunlukla karşılama hali var. hastalıklar insanı acı dolu bir yöntemle eğitiyor. hastalık bradford cox'u da böyle mi eğitiyor? acıdan yorulan, son günlerini arkadaşlarıyla geçiren kahraman, onu kimsenin umursamadığını söylüyor. ben eminim ki onu umursayan biri var, en azından biri var. acaba sağlık sorunundan ötürü son dönemde sıkıntılı günler mi yaşıyor diye merak ediyorum. iyi olmasını ve "son günlerim" gibi bir tamlamayı bir daha kullanmamasını istiyorum. sonra kendime dönüyorum. manevi tatmini sağladığımda duyduğum yaşama şevkiyle, sağlayamadığım zaman duyduğum bıkkınlığı karşılaştıyorum, bir taraf ışıl ışılken bir taraf donuk. bir cumartesi gecesi bu şarkıyı dinleyince dinginken, televizyonu açınca sıkkınım.

uçakları, helikopterleri, uçurtmaları düşününce henüz tecrübe etmediğim şeyler geliyor aklıma. hayatı renklendirmek için yapılabilecekler çeşit çeşitken, hayatı devam ettirebilmek için gerekenler hep aynı. istediğim, ihtiyaçlarımı minimuma indirip içime daha fazla hava çekebilmek.