şöyle şarkı isimlerini pek sevmem:
diyelim şarkı çiçekleri anlatıyor. çiçeklerin güzelliğinden, sevgilinin çiçek gibi oluşundan bahsediyor. sonra yazarımız kalkıp bu şarkıya "beautiful flowers" ismini koyuyor.
ya da başka bir örnek: diyelim şarkı çileklerden bahsediyor. çilek tek çenek mi çift çenek mi onu anlatıyor. yazar çileğin rengini, tadını övüyor. sonra da kalkıp şarkının adını "strawberry fields forever" koyuyor. olur mu böyle? çiçeğe çiçek, çileğe çilek konur mu şarkıda?
şöyle şarkı isimlerini daha çok severim:
diyelim yazar şarkıda dostuna, sevdiğine sesleniyor. sonra bütün dünya için iyi dileklerde bulunduğunu anlatıyor, istersek ona katılabilirmişiz. ihtiyaçlarının küçüklüğünden, yanına yoldaş aradığından ve hissettiği acıdan bahsediyor. sonra da kalkıp şarkının adını helicopter koyuyor. olur mu hiç? olur ya olur, böylesine kollarımı açarım ben.
deerhunter'ın helicopter şarkısının isminin niçin helicopter olduğuna dair bir fikrim yok, olması da gerekmiyor zaten. güneşli bir günde gözümü kapatıp yüzümü gökyüzüne dönerek bu müzikle yavaş yavaş dans etmek istiyorum. böyle gözümün önünde sarı sarı noktalar olsun. dans etmeyi sevmiyorum ama bu sesi içimde hissetmek istiyorum. belki de ihtiyacım olan şey bu, daha fazla hissetmek. minimal ihtiyaçlarımın yanına bir de "dengemi-kaybedene-kadar-eksenim-etrafında-en-yavaş-hızda-dönmek" eylemini ekliyorum. bu nasıl bir ihtiyaç diye sorma; hepsi mantıklı olacak diye bir kaide yok.
yüksek seslerden, sivri sözlerden, parlak renklerden kaçarak sıradanlığa yaklaşınca iyi hissediyorum. kendime korunaklı bir bölge yaratırken öte yandan bir sürü kökle yaşama bağlanıyormuşum gibi geliyor. sıradanlığa yakınsadıkça özüme iniyorum, başka insanlarla ortaklıklar kuruyorum. basitlik istiyorum. onlarca farklı enstrümanın bulunduğu bir orkestrada çaldıktan sonra aradığımı tek bir piyano, tek bir gitar ya da tek bir kemanda bulma amacındayım. hayatı kendi bazal metabolizmasına çekmenin hayalini kuruyorum. işe önce fazla eşyalardan kurtularak başlıyorum. eşyanın fazlasına ve sesin fazlasına tahammülüm yok. fazla olan sevgi olursa güzel, dost olursa başımın üstünde yeri var; fakat dost dediğin çok olur mu hiç? o noktada işler "az ve öz" esasına göre işliyor. dost az ama benimle, az ama birlikte.
kahramanımız neden her şeyin sonuna gelmiş gibi konuşuyor şarkıda? bu beni biraz üzüyor. böyle karanlık gibi değil, daha çok malum sonu olgunlukla karşılama hali var. hastalıklar insanı acı dolu bir yöntemle eğitiyor. hastalık bradford cox'u da böyle mi eğitiyor? acıdan yorulan, son günlerini arkadaşlarıyla geçiren kahraman, onu kimsenin umursamadığını söylüyor. ben eminim ki onu umursayan biri var, en azından biri var. acaba sağlık sorunundan ötürü son dönemde sıkıntılı günler mi yaşıyor diye merak ediyorum. iyi olmasını ve "son günlerim" gibi bir tamlamayı bir daha kullanmamasını istiyorum. sonra kendime dönüyorum. manevi tatmini sağladığımda duyduğum yaşama şevkiyle, sağlayamadığım zaman duyduğum bıkkınlığı karşılaştıyorum, bir taraf ışıl ışılken bir taraf donuk. bir cumartesi gecesi bu şarkıyı dinleyince dinginken, televizyonu açınca sıkkınım.
uçakları, helikopterleri, uçurtmaları düşününce henüz tecrübe etmediğim şeyler geliyor aklıma. hayatı renklendirmek için yapılabilecekler çeşit çeşitken, hayatı devam ettirebilmek için gerekenler hep aynı. istediğim, ihtiyaçlarımı minimuma indirip içime daha fazla hava çekebilmek.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder