22 Ekim 2010 Cuma

elliott

bu sabah derste defterime tarih atarken birdenbire fark ettim, ayın 22'siydi. "vay be ekim'i de bitirdik" hissinin yanı sıra, nereden aklımda kaldıysa elliott smith'in de ölüm yıldönümü olduğunu anımsadım. bunun gerçekten o anda farkına vardım. ekim’in ortasına gelirken ya da birkaç gün öncesinden değil, tam da bu sabah. aklımda kalmış olmasına şaşırdım, halbuki böyle tarihleri aklımda tutmam pek, açıkçası ölüm tarihlerini pek önemsemediğimden. doğum tarihlerini de çok önemseyen biri değilimdir ama ölüm tarihlerini hiç önemsemediğimi bilirim. düzenli aralıklarla her yıl birini anmak, onu yad etmek yaptığım bir şey değildir. sanırım yanlış yapıyorum, aramızdan ayrılanı anma kavramına azıcık yakın durmanın gerçekten iyi bir şey olduğunu düşünüyorum. düşünüyorum ama ben yapamıyorum. niçin böyle olduğunu da az çok biliyorum sanırım; biri öldüyse diğerlerinin kendi yaşamlarına devam etmesi gerektiğine inanıyorum. biri öldüyse gitmiştir, gittiyse belli aralıklarla onun için üzülmeye gerek yok. zaman zaman üzülebilir insan ama sürekli değil, ara ara hüzün nüksedebilir ama sürekli değil. bunu vefasızlıkla karıştıranlar çok, beni ayıplayanlar çok. mezarlığa gitmeyi sevmem, kendimce nedenlerim vardır ama halam yeri geldi mi beni iğnelemekten geri durmaz babama gitmiyorum diye. eskiden annem de laf ederdi ama şimdi hiç karışmıyor, sanırım o biraz anladı. kime neyi anlatmak zorunda olduğumu da bilmiyorum, bilmediğimden anlatamıyorum ya. içimden geleni yapıyorum basitçe, mezarlığa gitmiyorum. en son kaç yıl önce gittiğimi hatırlamıyorum. sekiz-dokuz sene olmuştur herhalde.
bir keresinde rüyamda babamı görmüştüm de annem demişti ki, "onu ziyarete hiç gitmiyorsun ya, seni özlemiş, o yüzden rüyana girmiş" demişti. bu laf içime oturmuştu ve mezarlık ziyaretine olan bakış açım biraz değişmişti. ben hep bu eyleme kendi açımdan, ziyaret eden açısından bakmıştım; ev sahibi açısından hiç düşünmemiştim. ölen birinin tarafından bakmayı aklıma dahi getirmemişim. annemin lafından sonra olabilir diye düşünmüştüm. belki onlar da bizi özlüyordur. insanın kendi özlemini gidermek, vicdanını rahatlatmak amacıyla yaptığı mezarlık ziyaretlerini bir tarafa koydum; karşı taraf onu özlediği için ona gitme fikrini makul buldum. ama yine de inatçılığım galip geldi, yerimden kalkmadım.
işte bugün defterime yazdığım tarihten sonra bütün bunları kısaca aklımdan geçirdim. sevdikleri insanların ölüm yıl dönümlerini hiç unutmayan, o günlerde özel törenler yapan, hatta kendilerini o güne mahsus yas psikolojisine sokan insanlardan olmadığım için ölüme nesnel bakabildiğimi düşünüyordum. hatta bu tip davranışlardan hazzetmeyip, kendi takındığım tavrı matah bir şey olarak görüyordum. ama bugün düşündüm ki herkesin kaybını yaşayış şekli farklıydı ve bundan dolayı yas tutma biçimi ve süresi değişiyordu. bu kayıp sevdiğin bir müzisyenin ölümü de olabilirdi, yakın çevrenden biri de. ikisine de çok üzülebilirdin; birinin sadece şarkılarını dinliyor ve şahsen tanımıyor olmak, onun ölümünün senin hayatına değmeyeceği anlamına gelmiyordu. istiyorsan onun için de yas tutabilirdin, evet. senin hayatına değen herkesi sevebilir, içine alabilir ve gittiklerinde de yas tutabilirdin. benim bugün kabul edebildiğim şey bu oldu, yas tutmayı bunca yıldır hakir gördüğümü anladım.

Hiç yorum yok: