11 Aralık 2010 Cumartesi

sakalını kesmeyi bırakan adam

anlattığımda komik gelmeyebilir ama aklıma gelen komik bir-iki şey var. onlardan bahsetmek isterdim ama bir süredir içinde bulunduğum hali yansıtmak daha kolay geldi sanırım. komik şeylerden bahsetmeyi sonraya bırakacağım. belki de hiç bahsetmem.

şu anda bir erkek olsaydım, sakalımı kesmeyi bırakır ve uzatırdım. yüzümün biraz kapanmasını sağlayarak kendi içime dönerdim sanırım. içe dönmenin tek göstergesi erkek olup sakal uzatmak değil elbette ama bu fikrin bugün için bana yakın geldiğini hissettim. daha önce sakal uzatmanın gelebileceği manayı derinlikli olarak düşünmemiştim. sakalını kesmekten vazgeçen bir adamın yorgunluğunun ve her şeyi nadasa bırakmış halinin bu denli farkında değildim. müziklerini dinlediğim adamların google images'de resimlerini aratırken, sakallı resimlerine uzun uzun baktım. birçoğunun dağınık saçı, sakalı, sıradan bir tişörtü ya da gömleği vardı. o halleriyle bana çok yakındılar. vitrinde gördüğüm topuklu ayakkabılar güzeldi ama ben kendime onları halen çok uzak hissediyordum. kar botlarım şimdilik beni idare ediyordu.

vicdanım rahatlasın diye. kişisel tatmin.

aylardır geceleri yatarken kulağımda sun kil moon'un admiral fell promises'i var. bu albüm hakkında bir şeyler yazmak istiyorum; bana düşündürdüklerini, verdiği sakinliği ve daha başka şeyleri anlatmak istiyorum. tam yazacak gibi oluyorum, birden bu yaptığım çok anlamsız görünüyor gözüme. yaptığıma bir önem addettiğim falan yok ama diyorum ki, bu kadar çok şey olurken benim bir şarkı hakkında yazmamın ne önemi var. sanki karmaşa içindeyken gidip de en gereksiz işle ilgileniyormuşum gibi hissediyorum ve vazgeçiyorum. ben dinlerken güzel, müzik de olmasa ne yapardım ama iş hissettiklerimi yazmaya gelince koca bir çöplük beliriyor gözümün önünde. vicdanımı rahatlatmak için ülkede olanlar hakkında iki kelam etsem daha mı az rahatsız olurum diye düşünüyorum. hayır. olanlar hakkında iki cümle ettikten sonra vicdanî rahatlığa ulaşıp, hiçbir şey olmamış gibi davranmayacağım ben. hayır.

söyleyecek çok lafım olmasına rağmen diyecek hiçbir şey bulamıyorum. insanlara küsmüş değilim ama gittikçe yaşanması zor bir yerde olduğumuzu düşünmeye başladım. bir haftadır kelli felli adamlar tarafından gazetelerde yazılmış öyle yazılar okuyorum ki midem bulanıyor. hissettiğim tek şey iğrenme oluyor. koca koca herifler bir haftadır ülkenin gündeminde olan bir kızın ismini cismini ifşa etmekten bir nebze olsun rahatsızlık duymuyorlar. amaçları uğruna her şeyi mübah sayanların varlığını bilirdim de, yirmi yaşında dahi olmayan bir kızı bile böyle karalayacaklarını, suçlayacaklarını ve hatta taşlayacaklarını tahmin edemezdim. güçten ve hırstan gözü dönmüş adamlar, küçücük bir kızı günah keçisi ilan etmekten utanmıyorlar. kendilerini hangi siyasi kimlikle etiketledikleri benim için mühim değil. bu vesileyle, bu adamlar gibi gücü elinde bulunduran kesimin öğrenciye ve kadına bakışı bir kez daha yüzüme vuruluyor. gördüklerimden sonra ileride bizler için güzel şeyler olabileceğine dair inancım kalmıyor. elli sene önce benim yaşımda olan insanlar ne hissediyorlarmış bilmiyorum ama ben ileride ülkenin daha iyi bir yer olacağına dair bir umut besleyemiyorum. buna karşı bir şeyler yapıyor musun dersen, kolumu kaldıramadığımı söylerim. "hem bir şey yapmıyor hem de kenara geçmiş eleştiriyor" gibi göründüğüm doğrudur, aksini iddia edecek yüzüm yok. ne zaman bir şey yapma gerekliliğini hissetsem, kimin için ve ne için gibi bir soru beliriyor kafamda. bize çizilen sınırlı alan içinde oynadığımızı görmemek için kör olmak lazım. siyasi etiketler umrumda değil, insanları ne sınıflandırıyorum ne de ayırıyorum. fakat gördüğüm muamale bu değil. ben herkesin varlığını kabul ederken, benim varlığımdan rahatsız olanların olduğunu biliyorum. kendimi hiçbir topluluğa ait hissetmiyorum, bu yüzden takım bile tutamıyorum. insanların bir araya gelerek bir şeyleri değiştirebilme gücüne inancım büyük ölçüde zayıflamış. fakat kimse beni bu yüzden suçlayamaz. nihayetinde bizler öyle bir ülke ortamında büyüdük. kimileri bunu "doksanlarda yetişen apolitik kuşak" falan olarak tanımlıyor ama külliyen yalan. herkesin gayet politik olduğunu biliyorum, öyle sanıldığı kadar kafasız ya da gerizekalı değiliz. öyle diyen varsa iyi halt yiyor. ağzını açanın dövüldüğü bir memlekette kendini ortaya koyamayan insanları suçlayamam. nihayetinde ben de onlardan biriyim. böyle olmak istemezdim ama aksini yapacak gücü kendimde bulamıyorum. yine de benim slogan atmamam ya da sokaklara dökülenlerden biri olmamam, bunları yapanlarla aynı görüşte olmadığımı göstermez ki. ben de dediklerine katılıyorum, krediyle ödediğim harç parasını, okul bitince düzgün bir iş bulup bulamayacağımı falan düşünüyorum. sonra televizyonda dövülen çocukları görünce, bunun benim düşüncelerimin de coplanması demek olduğunu idrak ediyorum.

ülkeden elimi eteğimi çekmiş değilim ama o çocuklar kadar bir şeyleri değiştirebilme inancım olmasını çok isterdim. bunu gerçekten isterdim. bireyselcilikten uzak olduğumu düşünürken, gördüklerim beni bireyselci olmaya itiyor, bundan rahatsız oluyorum. yapay bir umut taşıyacağıma, gerçekçi bir karamsar olmaya başlıyorum. ben aksini yapmaya çalışsam bile yavaş yavaş kaydığım yönü görüyorum. olanlar karşısında duyduğum öfke bile içimde harekete geçme güdüsü yaratamıyor çünkü o derece inançsızlaşmışım.

22 Kasım 2010 Pazartesi

jüpiter'e bakış: 50 kuruş


cumartesi gecesi güvenpark'ın karşısındaki kaldırımda bir teleskop duruyordu. merak ettim ve temkinli bir şekilde teleskobun olduğu yöne doğru yaklaştım. bir baktım, teleskobun üstünde "jüpiter'e bakış: 50 kuruş" yazıyordu. hemen arkasında da kaldırımdaki sete oturmuş otuzlu yaşlarında bir adam vardı. sonra başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. hava acayip sisli. "bu havada hiç jüpiter mi görünürmüş yaee?!" dedim kendi kendime. sorsan, jüpiter'e bakmışlığım yok ama bu havada görülmeyeceğini az buçuk idrak ediyorum. şehrin ortasında, kzılay'ın merkezinde jüpiter'e mi bakılır hem? birazcık komik gibi sanki. sonra bir an tereddüt ettim, baksam mı dedim ama saatin bir hayli geç olmasından ve gecenin bu saatinde yalnız başına bir kızın, sokaktaki adamlarla samimi olmasının tehlikesinden dolayı vazgeçtim (sizin oraları bilmem ama ankara'da 22:30 demek, aman allahım biraz daha geç kalırsam son otobüsü kaçıracağım! demek. memur kesim çoktan pijamalarını giymiş; dişlerini fırçalayıp, yatmaya hazırlanıyor arkadaşım).
ben jüpiter'e bakmadım, yoluma devam ettim; ama yine de bu adamı ankara bilim ve ticaret hayatına getirdiği yenilikten dolayı içimden tebrik ettim. bunca yıllık ankaralıyım, ben daha "jüpiter'e bakış" diye bir şey görmemiştim. gece gece beni gülümsetti, karşıma şehrin rutinini kıran bir şey çıkarmış oldu, hoşuma gidiverdi.

tamam, ben bakamadım ama siz sevgili ankaralılar, siz jüpiter'e bakın. hem belli mi olur; belki bu arkadaş da türev-integral bilen selpakçı çocuktan sonra ikinci bir kızılay fenomeni olur.

19 Kasım 2010 Cuma

hayatın magma tabakası

hayatın ritmini duyabildiğim nadir anlar var. çok yavaştan kulağıma bir ses geliyor. bana gürül gürül akan kaynaktan uzakta olduğumu hatırlatıyor ve içime suçluluk duygusu salıyor. geç kaldım, geç kaldım. o hissi yemek yerken ya da uyurken, güzel bi rüyadan uyanırken, dopdolu geçen saatlerden sonra içime tatlı bir hüzün çökmezden ve birini sevmezden hemen önce hissediyorum. ileri-geri gittiğimi sanıyorum. ileri-geri, yavaş ama ritmik hareketler: bir yerde sallanır gibi, bir şarkıya tempo tutar gibi. ataletimi yendikçe o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. yapılacak çok şey, gezilecek çok yer, sevilecek çok insan var. hiçbirine geç kalmamalıyım.

insanlar bir aradayken güzel, tek tekken sinir bozucu olabiliyorlar; ama kavram olarak insanlık güzel. insanlığa halen güveniyorum, ondan ümidimi kesmiş değilim. eğer ben bir şey hissediyorsam, benim hissettiğimin aynısını hisseden, en azından bir benzerini hisseden birileri muhakkak vardır diye düşünüyorum. ben anlattıkça o beni anlar, buna tüm kalbimle inanıyorum. ben biliyorsam başkaları da biliyor, benim başıma gelen onların başına da gelmiştir diyorum. bunu bilmek beni rahatlatıyor. herkes değil ama birileri var işte. adlarını bilmemek inanmama engel değil, ben onların var olduğuna inanıyorsam bu bana yeter. hiçbir yüce güce bu denli inanmıyorum. kötülerin arasında iyilerin olduğunu biliyorum. gün geliyor insanlığa kızıyorum, öyle kızıyorum ki görsen inanmazsın. sonra ufak bir şey oluyor, istesem de dünyaya küsemiyorum. bazen gerçekten küsmek istiyorum, yorganı başıma çekip öylece -geleceğinden emin olduğum bir işareti bekler gibi- beklediğim oluyor. herkes gibi bekliyorum. ola ki beklediğim geldi, onu tanır mıyım bilmiyorum. kimileri mesihi, kimileri yüce bir gücü, kimileri godot'yu beklerken benim istediğim ufak bir işaret. kimi zaman uzaylıların gelmesini istiyorum. mesela küçükken ufoları beklerdim, onlar da bir türlü gelemediler. zaten artık gelseler de mühim değil.

yorganın altında bunları düşünürken sabah oluyor. telefonda "ertele"ye basıyorum. ertelediğim o beş dakikada önümdeki gün kabaca gözümde şekilleniyor. sonra bir de pantolonun üstüne hangi tişörtü giysem? muhabbeti. ardından kalkıp yoluma gidiyorum. sıradan bir günün içine karışıyorum ve sıradan bir günde, beklediğim ve bir türlü gelmeyen o işareti bana sıradan olaylar, sıradan insanlar veriyor. iyimser biri değilim -hiç değilim- ama ben yine de onlara sırtımı çeviremiyorum. istesem de hiçbir şeye küsemiyorum. en azından şimdilik. son zamanlarda bunun için uğraşıyorum.

17 Kasım 2010 Çarşamba

güzel şeyler düşünmek isteyince aklıma geldiler

-ben senin kısa saçlı halini de bilirim. beraber uzattık sayılır. tıpkı şarkıdaki gibi, arcade fire'ın suburban war'ındaki gibi, "you grew your hair so i grew mine". sonra bir baktım, geçen hafta kestirmişsin. oysaki saçının dökülmesi için henüz erken değil mi? üzüldüm biraz. parlak yüzlü çocuktan olgun adam haline geçişin gözümün önünde olmasa, şimdiki haline hayatta inanmam. gözlerimizi birlikte bozduk, sonra sen sigaraya başladın, hatta üstünden o kadar uzun zaman geçti ki neredeyse bıraktın... diyorsun ama bence yalan diyorsun. ben bilmez miyim seni.

-sonra bir de gizem var. onunla nasıl arkadaş olduğumuzu çok net hatırlıyorum. bana geçen gün dedi ki, ya iyi ki de yanıma gelmişsin de ingilizce dersinde eş olalım mı demişsin dedi. hoca demişti ki herkes kendine bir eş seçsin. ben de gizem'i seçmiştim. nasıl oldu bilmiyorum ama gizem'le iyi anlaşacağımızı daha onun adını bilmeden biliyordum. sonra ilginç bir ayrıntıya takıldım. gizem, mart'ın aynı günü doğan üçüncü iyi arkadaşımdı. galiba mart'ın o gününde doğan insanları ayrı seviyordum.

-sonra bir de görkem var. hayatımda gördüğüm en komik kızlardan biri. sebze yemekleri ve okulun yemekhanesi bizi biraraya getirdi. karnabahar, bamya ve türlünün olduğu günlerde arkadaşlarım beni yalnız bırakırken, gözüme tek başına yemekhanede sebze yemeği yiyen görkem'i kestirdim. bizim bölümdeydi ama henüz tanışmamıştık. sonra bir gün pat diye masasına oturdum. merhaba dedim, merhaba dedi. baktık yemek zevklerimiz uyuşuyor, beraber yemekhaneye gitmeye başladık. artık karnabahar ve bamya daha da güzel.

yerin altı kat dibi

insan bazen boşa çabalıyor. boşa kürek çekiyor, boşa yoruluyor. her şeyde iyi olunamayacağını biliyorum, biliyorum ama bir şeyde iyi olmak istiyorum. oysaki ben iyi bir çocuk olduğumu düşünüyorum, iyi bir evlat olmak için uğraşıyorum ama sonuçta hiç tatmin edici olmayan şeylerle karşılaşıyorum. çoğu zaman kalbim kırılıyor, bazen de kızıyorum. bazen kızgınlığımdan başka bir şey göremeyecek kadar kızıyorum hem de. bazen bunları yazmak istiyorum, sonra elime kalemi alır almaz vazgeçiyorum. sanki aklımdan geçenler kağıt üzerine dökülürse her şey hiç kaybolmayacakmışçasına belirginleşecek ve hafızamdan hiç gitmeyecekmiş gibi geliyor. vazgeçiyorum. kendini suçlamanın daha kolay olduğu fikrine kapılmışım ben, neden bilmem ama öyle. iyi olmak isterken kötü oluyorum, halbuki kötü değilim. kötü bir insan diye kime deriz biz? ben o kadar kötü değilim ki. ama neden ne yaparsam yapayım iyi bir çocuk olamadığımı bilmiyorum. bunun için elimden geleni yaptığımı sanıyorum ama boşa yoruluyorum. bazen öyle yoruluyorum ki yataktan çıkmak istemiyorum. neden şimdiye kadar gelmiş geçmiş diziler içinde en sevdiğimin six feet under olduğunu düşünüyorum. yine bir six feet under izleme hali üzerimde. tıpkı zaman zaman lost in translation izleme halinin geldiği gibi. sanırım six feet under'a bir daha başlamak beni yorar. eski defterleri açmaya gerek yok. aile kavramını düşünmek istemiyorum. kendi gördüğümü değil de görmediğimi yapmak istiyorum ilerde. hangi geleneğin parçası olacağımı bilmiyorum ama hangisinin parçası olmayacağımı çok iyi biliyorum. eskiden hiç böyle cümleler geçmezdi aklımdan ama şimdi bazı şeylere özendiğimi kendime itiraf edebiliyorum. dile getirmiyorum, birine söylemiyorum ama işte buraya yazabiliyorum. bu da bir adımdır. belki bu yolla birazcık ferahlar içim. evet, aile deyince ben bazı şeylere özeniyorum. ama kıskanmak değil, hiç öyle değil, tebessüm ederek bakıyorum sadece. neyin parçası olmadığımı biliyorum; bunun bilinciyle insanları, başka aileleri izliyorum. dıştan nasıl göründüklerini onlar o an bilmiyorlar ama ben çok iyi biliyorum. güzel görünüyorlar. filmlerdeki gibi güzel, ilkokuldaki hayat bilgisi kitabının içindeki kadar güzel hem de.
asıl amacım neydi benim başlarken? daha açık olabilmek için bir adım atmak. kısır döngüyü kırmak. şunu diyebilmek: beni sevsin, çok sevsin. yeter ki ben kötü olmayayım. bir dakika, ben zaten kötü değildim ki? peki beni neden öyle tanıyor, bilmiyorum.
....................
bir-iki ay önce orhan pamuk, milliyet sanat'a verdiği röportajda "ev" kavramını tarif etmiş kendince. "ev, kendimizi huzurlu hissettiğimiz yer değildir; ev, her şeyiyle en iyi bildiğimiz yerdir. bildiğimiz yer evdir." mealinde bir şeyler demiş. bu kısmı döndüm bir daha okudum. hatta bir aydır ara sıra aklıma geliyor da her seferinde adam ne doğru demiş diyorum. uzun röportajdan aklımda kalan tek şey bu olmuş. bugüne kadar ev diye diye yanlış anlamlar yüklüyormuşuz demek ki dedim, kendisinin dediği aklıma bir hayli yattı. bunlar da benim bildiklerimmiş işte. sonra shuffle'da blonde redhead'in messenger şarkısı çıktı, al işte dedim. bu şarkının beni içine çeken bir havası var; içinde ev var, "bulutların arkasında, işte yine evimdeyim" diyor. bu şarkı içinde geçen ev, six feet under'daki ev, benim kafamdaki algı ve orhan bey'in ev'i ne de güzel örtüşüyor. benim bildiğim evi onlar da biliyor, o-la-la.

15 Kasım 2010 Pazartesi

müessesemizde yardımlar karşılıksızdır

bazen yapılan bir iyilikteki samimiyetsizliği görüyorum. donuk bir samimiyetsizlik, öylesine ve öyle olması gerektiği için yapıldığı belli. hiç yapmasan daha iyi olur; ya ben görmeyeyim, ya sen yapma.
birine ufak, çok küçük bir yardımda bulunuyorum ve bana teşekkür olarak, "çok sağol, bunun karşılığını bir şekilde ödeyeceğim sana" diyor. kulaklarıma inanamıyorum. insan teşekkür ederken böyle mi der? bunu diyene acısam mı kızsam mı bilemiyorum. belki de kimse ona yardım etmemiştir, yazık ki yardımın güzelliğini bilmeyecek kadar yoksun bundan. ama sonra kızıyorum, demek ki kimselere yardım eden biri değilmiş ki hemen ödemekten bahsediyor diye geçiyor aklımdan. ayıp ki ne ayıp. ne yaptın dersen, sınavdan önce hesap makinemi ona verdim, tanımadığım birine. bana neyi ödeyecek ki, bırak eksik kalsın.

kendisi ve karşıtı

mutluluğu mutsuzlukla, güzelliği çirkinlikle, sevgiyi de nefretle konumlandırma hali beni biraz düşündürüyor. mutsuz oldukça mutluluk ulaşılması zor bir şeymiş gibi büyüdükçe büyüyor, amaç halini alıyor. oysaki o da insanlık hallerinden biri ve "yüce ideal" değil. mutsuzluğu övmediğim gibi mutluluğu da övmüyorum. övmüyorum ve yermiyorum. mutsuzluk dışarıdan görülmemesi, duyulmaması gereken bir şeymiş gibi geliyor ve ben normalmiş gibi görünmeyi, mutsuz görünmeye yeğliyorum. dert dinliyorum ama anlatmıyorum. anlatmadıkça aklımdan gidiyormuş gibi geliyor. böyle diyorum ama en iyi unutma yönteminin de unutmak istediğin şeyi hatırlayamayacak raddeye gelinceye kadar tüketmek ve onu un ufak hale getirmek olduğuna inanıyorum. fikrim ile zikrim uyuşmuyor. anlatmıyorum, dolayısıyla unutamıyorum belki. anlatmadıkça kafama takılanlar kaybolmuyor. saç telleri gibi bir araya geliyor, pis ve mide bulandırıcı bir yumak halini alıyor.

bir şeyi karşıtıyla değerlendirmek yöntemlerden biri olsa gerek, bir fikrim yok. şimdi olumsuzu değil, olumluyu bilelim istiyorum. iyi bir şeyi tanımak için önce kötüyle karşılaşmış olma gerekliliğini reddediyorum. en azından bugün reddediyorum.

4 Kasım 2010 Perşembe

carson mccullers'ın adamları

bugün kızılay otobüsündeyken çaprazımda oturan iki adam dikkatimi çekti. ben adamların iki-üç sıra arka çaprazında oturuyordum. kulağımda kulaklık vardı, konuşmalarını duyamıyordum ama sürekli elleriyle havaya bir şeyler çizmeleri, birbirlerine yol tarif eder gibi elleriyle havada yazı yazmaları ilginç geldi. ilk iki üç dakikada anlayamadım, halihazırda kulaklıktan dolayı seslerini duymuyorum sandım fakat sonradan jeton düştü. o iki adam konuşamıyordu ve işaret diliyle anlaşıyorlardı. emin olamadım, müziği kapattım ve adamların konuşmalarını duyabiliyor muyum diye dikkat kesildim. hayır, ses gelmiyordu ve evet, adamlar gerçekten de işaret diliyle konuşuyorlardı. konuşurken o kadar keyifli görünüyorlardı ki kendimi onları izlemekten alıkoyamadım. biraz camdan dışarıyı seyredip, sonra kaçamak bakışlarla o iki adamı izledim. durmadan gülüyorlardı, dışarıdan güzel bir muhabbettin içindelermiş gibi bir havaları vardı. el-kol hareketlerinden birbirlerine bir yerleri tarif ettiklerini anladım. belki yanlış anladım ama sanki elleriyle yol, kavşak, sağa dön, sola dön yapıyorlardı. hiç susmadılar. yaklaşık yirmi dakikalık yol boyunca hep konuştular. ben de arkalarında oturmanın verdiği rahatlıkla onları büyük bir ilgiyle ve merakla gözledim. aklıma carson mccullers'ın yalnız bir avcıdır yürek romanındaki iki sağır-dilsiz karakter geldi. kendi kendime "bunlar işte onlar!" dedim. heyecanlandım. resmen o romanın, birbirleriyle muhabbeti tatlı olan o iki sağır-dilsiz canciğer dostuydu bu adamlar. nasıl olabilir diye hayret ettim. carson mccullers 1940 yılında, benim bugün üç sıra önümde oturan bu iki adamı yazmış, bu nasıl olabilir dedim. yol boyunca bir yandan o iki adamı izledim, bir yandan da yalnız bir avcıdır yürek'teki o iki adamı düşündüm. işte şimdi bu akşam saatinde koca günden aklımda kalan en belirgin şey otobüsteki o iki adam ve romandaki o iki adam oldu.

1 Kasım 2010 Pazartesi

ipi bırakmadan ama çok da çekmeden

bu aralar kendimi yazıyla ifade edemiyorum. yazı yazamamaktan ziyade daha çok yazmaya ihtiyaç duymuyorum sanki. bir şey düşünmedikçe, kafamı meşgul eden bir şey olmadıkça, hayata eleştirel gözle bakmadıkça yazı yazmaya başvurmuyor gibiyim. son zamanlarda bir şeyi eleştirmekten çok kabul etme hali içindeyim. eleştirmiyorum derken bunu olanlara kayıtsız kaldığım için değil, olanları kabul etmeye çalıştığım için yapıyorum. bana ne demiyorum, ilgisiz değilim fakat bana ters gelen bir şeye hınç ve öfkeyle yaklaşmıyorum. yanlış olduğu bariz olan şeylere kızmaktan ziyade, "peki, madem bu yanlış, bundan sonrası için ne yapabiliriz?" diye yaklaşıyorum. hayatta kimi zaman öngörümü kaybettiğim dönemler oluyor; çocuk gibi ağlayıp sızlamıyorum ama bir şeylerin yolunda gitmediğini bilmeme rağmen o dönemlerde kolumu kaldırmak içimden gelmiyor. birkaç adım sonrasında işlerin daha da kötüleşeceğini algılayamıyorum. oysaki şimdi öngörüme güvenebiliyorum. yola çıkmadan önce kısa bir getiri-götürü hesabı yapıp, önümü arkamı kollayabiliyorum -ya da en azından bunun için çabalıyorum. beni duygusal hezeyanlara sürükleme ihtimali olan şeylerden kaçıyorum, örneğin bazı filmler. hani filmin trailer'ını görürsün, seni etkileyebileceğini hissedersin ya, aynı öyle işte. şu sıralar trailer izlemek bana kafi geliyor: filmlerin trailer'ı, insanların trailer'ı, olabileceklerin trailer'ı. bütün bunlara rağmen başıma gelen her şeyi kabul ediyorum. ne geliyorsa benim için tamam, iyi/kötü fark etmez. hiçbir şeyden yakınmıyorum. hiçbir şeyden yakınma lüksünü kendimde bulmuyorum. "bu niye böyle oldu?" demiyorum, ne de olsa mızmızları sevmeyiz. olduysa oldu ne yapalım. bu işi en az hasarla nasıl atlatırız mühim olan o.
hayatımda kurulu bir sistem var. tıkır tıkır işlemiyor belki ama ben onu yüksek verimle çalıştırma amacındayım. her şeyi adım adım hesap edemem, zaten öyle bir isteğim de yok; ama sistemin ufak bir teklemesinde o zamana kadarki input'ları şöyle bir gözden geçirip, mevcut koşullarda çıkabilecek en uygun output'u çıkartabilirim. eğer bunu yapamıyorsam beceriksizimdir. oysaki becerikli olmak isterim. bilimsel hayatın erkek hegemonyasında olduğunu gözlerimle gördükten sonra kendimi yemek sanatlarına mı versem diye düşünmedim değil. ama sonra vazgeçtim; çünkü ne de olsa ben bir hayli süredir hırslarımı biledim. akademi konusundaki sivriliklerimi törpüledim ve tek bir alanda var olmaktansa iki alanda var olmayı seçtim. buna seçim mi denir bilemiyorum ama öyle. gerektiği kadar bilimsellik, gerektiği kadar ev işi. yıkanmış çamaşırları makineden çıkartırken teorinin ve formüllerin erkeğin işi olduğunu düşünen bilim dünyasına orta parmağımı gösterdiğim zamanlar olmuyor değil. çok afedersin ama öyle. özür dilemiyorum çünkü en ultra-süper-medeni görünen adamların bile içten içe "bunları da buraya niye alıyorlar?" dediğini biliyorum (pabucumun mühendisi seni!). sadece ben değil diğer kızlar da biliyor. işte bütün bunlardan sonra hırslarım bileniyor fakat onların yüzünden değil. neden kendimi kabul ettirmek için onlar gibi olmak zorundayım ki diyorum. etmeyeceklerse etmesinler; kendi çapımda yürür giderim, bir yandan da kekimi neyimi pişiririm diyorum.
ne demişler, başa gelen çekilir. ya da you learn to accept whatever you can get.

yazıya başlarken konuyu bir yerden deerhunter'ın sailing'ine bağlama amacındaydım ama çok zorlama olacaktı, yapmak istemedim. halcycon digest nete düştüğünden beri bana ipotek koydu. her şeyi kabullenme haline bürünürken bu şarkıdan da ilham aldığımı gizleyemeyeceğim. ya da şarkı benim ruh halime denk düştü, bilemedim. işte öyle bir şey.