11 Ekim 2010 Pazartesi

fleetwood mac - beautiful child

o zamanlar kızlar sakallı ve 'tarık akan pantolonlu' çocukları beğeniyorlarmış.

hasta bir şekilde cumartesi sabahına uyandım. mevsim değişikliğinin yarattığı salgından nasibimi almıştım. dayanılmaz boğaz ağrısı, burun tıkanıklığı, hapşırma ve klasik şeyler. bir bardak yeşil çayla bilgisayarın başına oturduğumda güzel bir şarkının beni karşılayacağından haberim yoktu. bilgisayarı açtım ve twitter'da marissa nadler'in "her daim güzel bir şarkı" yorumuyla fleetwood mac'den beautiful child videosuna verdiği link'i gördüm. marissa vermişse güzeldir diye düşündüm; zira marissa'nın twitter'da verdiği linkler güzel, billy corgan'ın yaptığı yorumlarsa komikti. bu ikisine itimatım sonsuzdu.

beautiful child'i dinledim, sonra bir daha dinledim ve kendi fleetwood mac arşivimi açtım. şarkılarıyla gecelerimi geçirdiğim marissa ile fleetwood mac hususunda buluştuğumuz için ayrı memnun oldum. çünkü ben o tarz grupları severim, ayrı bir sevgiyle ve tebessümle kucaklarım. bazıları burun kıvırır, fleetwood mac'i demode bulur; fakat ben onları uzun zaman aralıklarıyla dinlemeye devam ederim.

eskide kalmayı sevmem. hep eski şeyler dinlemeyi, elli yaşına geldiğinde de pink floyd-led zeppelin-deep purple döngüsünde kalmayı; ya da ne bileyim, metalciysen de hala o janrdan abilere takılmayı falan istemem açıkçası. bu gerçekten kaçtığım bir şey. yeni gelene kucak açmayı ve kulaklarımı günümüz seslerine açık tutmayı seviyorum. bu sayede dünya zamanından kopmuyormuşum gibi geliyor. böyle diyorum ama dönemsel olarak kaidemi bozan gruplar olduğunun da farkındayım. fleetwood mac mesela, the beach boys, joy division, dire straits. bunlar belli dönemlerde döndüğüm eski zamanlı komşular. yılın bitimine iki ay kala fleetwood mac'e dönmek de marissa nadler sayesinde olacakmış, kısmet. bu şarkıyı bilmiyordum, bu vesileyle öğrenmiş oldum. zaten fleetwood mac'i tanımam da smashing pumpkins'in güzel mi güzel landslide cover'ını dinledikten sonra olmuştu. ne güzel bir şarkı böyle deyip, cover olduğunu öğrenince orjinalinin peşine düşmüştüm (böyle deyince çok yorulmuşum gibi bir cümle oldu ama olay google aramasından ibaret elbette).

neyse, konuyu dağıttım ama asıl niyetim sevdiğim müzisyenlerle ortak şeyleri sevdiğimizi görünce memnun olduğumu ifade etmekti. bundan sonra da daha çok ortak nokta yakalamak için marissa'nın linklerini tıklayacağım; gülmek içinse billy'i okumaya devam edeceğim. şimdilerde billy twitter alemlerinde ona buna laf sokuyor, kızlara şebeklik yapıyor. ben de "vay anasını yaee, yıllardır gözümüzde büyüttüğümüz billy bu muymuş?" diyorum. sonra bir bakıyorum, hastalıktan 4.5*10^2'nci paket peçeteyi bitirmişim.

tam post'u bitirdim derken alakasız bir şey fark ettim. fleetwood mac'in tusk albümünün kapağı bana pixies'in doolittle'lını çağrıştırdı.

3 Ekim 2010 Pazar

helicopter'li deerhunter şarkısı adeta içime hava basıyor. mis gibi oksijen.


şöyle şarkı isimlerini pek sevmem:
diyelim şarkı çiçekleri anlatıyor. çiçeklerin güzelliğinden, sevgilinin çiçek gibi oluşundan bahsediyor. sonra yazarımız kalkıp bu şarkıya "beautiful flowers" ismini koyuyor.
ya da başka bir örnek: diyelim şarkı çileklerden bahsediyor. çilek tek çenek mi çift çenek mi onu anlatıyor. yazar çileğin rengini, tadını övüyor. sonra da kalkıp şarkının adını "strawberry fields forever" koyuyor. olur mu böyle? çiçeğe çiçek, çileğe çilek konur mu şarkıda?

şöyle şarkı isimlerini daha çok severim:
diyelim yazar şarkıda dostuna, sevdiğine sesleniyor. sonra bütün dünya için iyi dileklerde bulunduğunu anlatıyor, istersek ona katılabilirmişiz. ihtiyaçlarının küçüklüğünden, yanına yoldaş aradığından ve hissettiği acıdan bahsediyor. sonra da kalkıp şarkının adını helicopter koyuyor. olur mu hiç? olur ya olur, böylesine kollarımı açarım ben.

deerhunter'ın helicopter şarkısının isminin niçin helicopter olduğuna dair bir fikrim yok, olması da gerekmiyor zaten. güneşli bir günde gözümü kapatıp yüzümü gökyüzüne dönerek bu müzikle yavaş yavaş dans etmek istiyorum. böyle gözümün önünde sarı sarı noktalar olsun. dans etmeyi sevmiyorum ama bu sesi içimde hissetmek istiyorum. belki de ihtiyacım olan şey bu, daha fazla hissetmek. minimal ihtiyaçlarımın yanına bir de "dengemi-kaybedene-kadar-eksenim-etrafında-en-yavaş-hızda-dönmek" eylemini ekliyorum. bu nasıl bir ihtiyaç diye sorma; hepsi mantıklı olacak diye bir kaide yok.

yüksek seslerden, sivri sözlerden, parlak renklerden kaçarak sıradanlığa yaklaşınca iyi hissediyorum. kendime korunaklı bir bölge yaratırken öte yandan bir sürü kökle yaşama bağlanıyormuşum gibi geliyor. sıradanlığa yakınsadıkça özüme iniyorum, başka insanlarla ortaklıklar kuruyorum. basitlik istiyorum. onlarca farklı enstrümanın bulunduğu bir orkestrada çaldıktan sonra aradığımı tek bir piyano, tek bir gitar ya da tek bir kemanda bulma amacındayım. hayatı kendi bazal metabolizmasına çekmenin hayalini kuruyorum. işe önce fazla eşyalardan kurtularak başlıyorum. eşyanın fazlasına ve sesin fazlasına tahammülüm yok. fazla olan sevgi olursa güzel, dost olursa başımın üstünde yeri var; fakat dost dediğin çok olur mu hiç? o noktada işler "az ve öz" esasına göre işliyor. dost az ama benimle, az ama birlikte.

kahramanımız neden her şeyin sonuna gelmiş gibi konuşuyor şarkıda? bu beni biraz üzüyor. böyle karanlık gibi değil, daha çok malum sonu olgunlukla karşılama hali var. hastalıklar insanı acı dolu bir yöntemle eğitiyor. hastalık bradford cox'u da böyle mi eğitiyor? acıdan yorulan, son günlerini arkadaşlarıyla geçiren kahraman, onu kimsenin umursamadığını söylüyor. ben eminim ki onu umursayan biri var, en azından biri var. acaba sağlık sorunundan ötürü son dönemde sıkıntılı günler mi yaşıyor diye merak ediyorum. iyi olmasını ve "son günlerim" gibi bir tamlamayı bir daha kullanmamasını istiyorum. sonra kendime dönüyorum. manevi tatmini sağladığımda duyduğum yaşama şevkiyle, sağlayamadığım zaman duyduğum bıkkınlığı karşılaştıyorum, bir taraf ışıl ışılken bir taraf donuk. bir cumartesi gecesi bu şarkıyı dinleyince dinginken, televizyonu açınca sıkkınım.

uçakları, helikopterleri, uçurtmaları düşününce henüz tecrübe etmediğim şeyler geliyor aklıma. hayatı renklendirmek için yapılabilecekler çeşit çeşitken, hayatı devam ettirebilmek için gerekenler hep aynı. istediğim, ihtiyaçlarımı minimuma indirip içime daha fazla hava çekebilmek.

2 Ekim 2010 Cumartesi

hatlardaki karışıklık

derste yanımda damla oturuyordu. bir ara gözüm onun defterine kaydı ve gördüğüm şey karşısında irkildim. sayfanın başına tarih olarak "1 Ekim 1989" yazmıştı. acaba yanlış mı gördüm diye bir kere daha baktım. yok hayır, gerçekten de "1 Ekim 1989" yazıyordu. akabinde sessizce onu dürttüm ve parmağımı defterinin üzerine koyarak yazdığı şeyi işaret ettim. damla inanamadı, resmen ağzı açık kaldı. sonra damla'nın yanındaki kişi de ne oluyor diye başını bizden tarafa çevirdi ve 1 Ekim 1989 yazısını görünce gülmeye başladı. o gülmesine güldü ama ne damla ne de ben buna gülebildik. biz biraz ürkmüştük sanki, daha çok "bismillahirrahmanirrahim, hayırdır inşallah?" gibisinden bir hisse kapıldık. sonra damla 1989'u sildi, onun yerine 2010 yazdı. böylece doğduğumuz yıldan içinde bulunduğumuz yıla back to the future yapmış olduk. her şey normale dönmesine döndü ama içime çöreklenen o garip his bütün bir ders boyu bir türlü geçmek bilmedi. insan beyni ne tuhaftı, bizlere nasıl oyunlar oynuyordu.

10 Eylül 2010 Cuma

bir kaçış hikayesi- bölüm 2: running up that hill

bölüm-1 için

geçen gün kafamdan "sevdiğim klipler" gibisinden bir liste yaptım. listeyi tamamlayamadım ama o an aklıma gelenleri değerlendirdiğimde çoğunun daha küçükken izlediğim ve etkisinde kaldığım klipler olduğunu gördüm. sonra bu kliplerden birini özel olarak anlatmak ve şarkıyı söyleyen kadın hakkında cümleler kurmak istedim.

running up that hill'in klibini izlediğimde küçük falan değildim, aklım başımdaydı ama izledikten sonrası için aynı şeyi söyleyemeyeceğim. kate bush'tan mı yoksa şarkıdan mı insanın kafası bir güzel oluyor, halen karar verebilmiş değilim. klipteki hareketler mi yoksa onları kate bush'un yapıyor olması mı beni etkiliyor, bunu da bilmiyorum. bu klibi her izleyişimde dansa karşı olan mesafeli tutumum kırılıyor ve ben de onun gibi hareket etmek istiyorum. "her izleyişim" gibi bir tamlama kurarak durumu abartmıyorum; çünkü bu klibi gözümü gönlümü açmak istediğim, dansın estetiğini görmek istediğim anlarda açıp izliyorum. gövdesini yay gibi geren kate bush'tan gözümü bir türlü alamıyorum. vücudu öyle elastiki ki yaptığı her hareket yumuşak ve pürüzsüz. kolları ve bacakları hiç zorlanmadan inip kalkıyor. kate bush havada uçuyor, yerde adeta yağ gibi kayıyor. eklektik kelimesinin anlamını işte bu tuhaf kareografiyle öğreniyorum, sözlüklerde öyle yazıyor. hareketler şarkıyla uyumlu. şarkı kaçmayı anlatıyor. işte yine bir kadın bir adama kaçmayı teklif ediyor: hadi şu tepeyi aşalım.

ben daha şarkıyı anlatacaktım, takatim kalmadı. ama bir dur, ben kime neyi anlatıyorum ki? bu kadın tanrıyla anlaşma yapmış yahu daha ötesi var mı?

gözüm gönlüm açılsın diye:

sofranızı beğendim ama keşke kafanıza daha güzel bir şey taksaydınız

gurme değilim; vedat milor ya da mehmet yaşin hiç değilim.
birçok yeri gezerek değişik yemekler yiyen ve o yemekleri belli kıstaslara göre değerlendiren kaç kişi var? onların yemek yazılarını elbette ki yadırgamıyorum. "geçen gün şuradaydım, boğaz'a nazır falan restoranda ızgarada pişmiş dana etini beni pek tatmin etmeyen bordeaux şarapla içtim. notum 7.45/10.0" diye tabii ki onlar diyeceğdi, ben değil herhalde. benim bahsetmek istediğim bu insanlar değil. benim bahsetmek istediğim gerek gazete camiasında gerekse internet aleminde yediği yemekten, üstüne aldığı tatlıdan, yanında da yudumladığı içkiden bahseden insanlar. hangi mecrada olursa olsun bunları ayrıntılarıyla anlatanlara tahammül edemiyorum ve sinir oluyorum. evet, bu tip insanlar benim algı sınırlarım dışına çıkıyor. eğer bir gazete/dergi/blog yazarı olarak belirlediğin konsept yemeklerse amenna, yaz tabii, yediğini de yaz, içtiğini de, hatta resimlerle de süsle. lakin bütün bunların dışındaki durumlarda paylaşılan bu tür şeyler bence teşhirciliğin ulaşabileceği maksimum sınırlardan biri. belki son derece naif hislerle bu tip şeyleri paylaşanlar vardır bilemiyorum, niyetin ne olduğu beni ilgilendirmiyor. ben bu noktada neticeye bakıyorum; içtiği kahveden yediği köfte sayısına, aldığı çikolatadan buzdolabında duran pastaya kadar her şeyini değişik mecralardan (gazete/dergi/twitter/facebook/blog vs.) paylaşma eylemi benim nazarımda teşhirciliktir ve sadece ertuğrul özkök'ün yaptığı bir şey değildir.

bu görüşü gerikafalılık olarak niteleyip de "yıl olmuş 2010 yaee!!! sen daha ne diyon hacı??!!" diyen insanlar tanıyorum. onlara yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat demek isterdim ama kendilerine tahammül edebileceğimi sanmıyorum. optm kib bye glnce caldr boregn hepsni yeme brz da bize brk pls ltfn tşk.

8 Eylül 2010 Çarşamba

eften püften şeyler

süveter
geçenlerde aklıma düştü, en son ne zaman süveter giydiğimi düşündüm. yaklaşık bir yedi sekiz yıl geçmiş en son süveter giyeli beri. o da ortaokul zamanlarına tekabül ediyor. kendi kendime düşündüm, dedim süveter konsept olarak şirin bir giysi aslında. yani her tip süveter değil, hele süslü püslüsü, allı güllüsü değil ama sade olanı hem güzel hem şirin. üstelik bu iki sıfatı her iki cins için de gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum. kadın giyince de böyle bu, erkek giyince de. ama nedense bizim zihinlerimize süveter "okul" ile kodlanmış. adeta eski zamanlara ait kalmış, talebelerin giydiği bir çeşit giysi diye tanımlasak kimse garipsemez. zaten süveter dediğin ne renk olur ki, okulun ciddiyetine yaraşır olur elbet; ya gri, ya lacivert.
ilkokul ve ortaokul boyunca seçme şansın yoktu, o süveteri giyecektin. o zaman pek bir yakınırdık, hiç sevmezdik. sonra lise hazırlığa başlayınca okulun ilk günleri gittim efendi efendi giydim süveterimi. ardından bir baktım, kimsenin süveter neyim giydiği yok, herkes kafasına göre takılıyor. ben de çıkarttım tabii. sonra dolabın dehlizlerinde kaybolup gitti cânım süveter. işte dedim ya geçende aklıma düştü diye, süvetere biçtiğimiz bu resmi, sonracığıma çalışkan öğrenci giysisi imajı ona yapılan bir haksızlık bence. ciddi ciddi düşünüyorum da süveter kış konsepti için valla güzel bir şey. bence modacılar bunun üzerine eğilmeli ve bu kış, olmadı bir kış süveter tekrar dirilmeli. sloganım bile hazır:
"bu kış süveter gelecek!"

lady gaga
pek çok pop yıldızının niye tutulduğunu anlayabiliyorum. dinlemiyorum, takipçisi değilim ama gördüğüm zaman anlayabiliyorum. genelde ilgimi çekmiyor ama bazen "aa ne yapmış?" diye bakmıyor değilim. yine de gel gör ki lady gaga'nın niçin bu kadar el üstünde tutulduğuna, ikonlaştırıldığına, hatta daha da ileri götürürsek devrimci gibi takdim edildiğine anlam veremiyorum. bana sorsalar ki lady gaga'yı nasıl tanımlarsın, verebileceğim tek yanıt bayağı olur. halbuse insanlar "zamanının ötesinde o yaee! anlaşılmıyor" falan diyorlar. hadi canım! hiç zamanının ötesinde popçu görmesem inanacağım ama ben inanır mıyım? asla! biz burak kutlarla büyümüş bir nesiliz arkadaşım, sen kime ne anlatıyorsun?

hey gaga,
don't take offence but you have a very vulgar style honey. if you think you're futuristic, i advise you to come to turkey and learn something from hande yener.
xoxo,
me

bunlar nereli?
annem dinlediğim bir şeye ne zaman kulak misafiri olsa bu ne güzelmiş der. sağolsun beğenir. beğenmese de beğenir. kendisi tahminlerime göre çocuğuyla kuşak çatışması yaşamayan ebeveyn profili çizmek istiyor, canım benim. 'ne güzelmiş bu'dan sonra dediği ilk şey, "bunlar nereli?" oluyor. hep bunlar nereli. sonra bir-iki saniye düşünüyor ve kendince orayla ilgili bir şeyler diyor. eğer diyecek bir şeyi yoksa da tamam öyleyse, hadi sen dinle deyip gidiyor.

boston
hocamız uzun karışık bir nümerik yöntem anlatıyor. sonra diyor ki: "bunu med-cezir olaylarının hesabında kullanıyorlar. tabii biz kullanmıyoruz çünkü burada med-cezir olmuyor, okyanus yok." ardından devam ediyor, "çocuklar med-ceziri bir görseniz, suyun seviyesi sabah farklı gece farklı. ben boston’da öğrenciyken gördüğümde gözlerime inanamamıştım…" diye anlatıyor. sağ yanımdaki arkadaşım fısıltıyla soruyor, "boston nirvana'nın memleketi miydi?" diye. sol yanımdaki arkadaşımsa hemen olaya müdahil oluyor, "yok len o seattle'dı seattle" diyor. sonra üçümüz dersimize dönüyoruz ve bir gün biz de med-ceziri görmeyi umuyoruz.

anneanne
kafamdaki anneanne figure tombiş. hem tombiş hem güleç yüzlü. anneannenin iri göğüsleri var. şefkat ve sıcaklık var o göğüslerde. emzirdiği çocuklardan, açtığı hamurlardan, yaptığı yemeklerden, yıkadığı çamaşırlardan ve taşıdığı pazar filelerinden dolayı vücudunda yılların yorgunluğu var ama öyle aydınlık bir yüzü var ki. koynuna başımı koysam, kocaman göğüsleri aldığı nefesle inip kalksa, sonra başımı okşasa ve canım kızım börek ister misin diye sorsa.

michigan-michelle
michigan, bir de michelle. bir üçüncüsü daha vardı ama unuttum şimdi bak. bu ikisinin kulağa gelişi çok yumuşak değil mi? marshmallow şekerler gibi geliyor kulağa.

oy kullanmak
tam anlamıyla büyüdüğümü ne on sekiz yaşına girdiğimde anladım ne de ehliyet aldığımda. dur bir dakika ya ben ehliyet almamıştım ki. doğru, evet henüz almadım.
neyse, büyüdüğümü on sekiz yaşına girdiğimde değil, ilk kez oy kullandığımda anladım. vay anasını dedim, artık oy bile kullanıyorum. kendimi gerçekten çok havalı hissettim, artık devlet bile bana fikrimi soruyordu falan... şimdi hesap ediyorum da ilk kez oy kullandığım 2007 seçimlerinden beri amma çok oy kullanmışım. üç yıl, sadece üç yıl içinde bir genel seçim, bir yerel seçim, iki de referandum gördüm. dört gün sonraki referandumu da sayarsak sadece üç yıl içinde toplamda dört kere oy kullanmış olacağım. vay anasını.
"biz oy kullanalı beri memleket iyi sandık başı yaptı hacı yaee."

bebe
insanların gerçek kimliklerinin kızdıkları anlarda ortaya çıktığını duymuştum. bana mantıklı geldi çünkü kızınca insan kendini kontrol edemiyor ve bazı kelimeleri istemsiz olarak sarf edebiliyor. ben de yakın bir geçmişte fark ettim ki ankara'da doğup büyümek dilime sandığımdan daha fazla etki etmiş, bu kadarını tahmin etmezdim. gelmek istediğim nokta, "bebe" kelimesinin ankaralılar tarafından kullanılış şekli ve sıklığı. büyüdükçe kayboluyor ama belli bir yaşa kadar birine çok kızınca ankara'da şöyle deniyor: "bana bak bebeee!" ya da efendime söyleyeyim içinden diyorsun ki "bebeye bak allaam yaa!"
örneklerlerde görüldüğü üzere 'bebe' kelimesi kızgınlık ve sinirlilik belirtmektedir. bu yerel kelime en çok küçük çocuklar arasında popüler olmakla birlikte, hayatının bir dönemini ankara'da geçirmiş her insan buna aşinadır. okumak için başka şehirlerden gelen arkadaşlar ilk başta bebeyi yadırgasa da belli bir süre sonra ankaralılar arasında asimile olurlar ve artık bu kelimeyi tuhaf bulmamaya başlarlar.

6 Eylül 2010 Pazartesi

dağınıklık zamanla toplanmıyor

kimi zaman öfke duyuyorum. yıkıcı bir öfke değil, bir insana karşı değil, içinde bulunduğumuz koşullara karşı. bazen ülkeye bazense dünyaya. annemden dinlediklerimin halen değişmediğini görmek ileriye dair umutlarımı söndürüyor. bazen diyorum, çok bir şey istemiyorum, sadece hayatımız değerli olsun. refah seviyesinin son model arabaları, telefonları, pahalı kıyafetleri alım gücüyle alakası olmadığını biliyoruz, biz zaten bunları istemiyoruz ki diyorum. her şey daha fazla özgürlük, biraz daha demokrasi, insan hakları içindi değil mi? hiç sanmıyorum efendiler diye aşağılayıcı bakışlar atıyorum. her gelen bunu demiş; dedeme de bunu demişler, anneme de, şimdi bana da. oysaki benim istediğim çok basit, sadece hayatlarımız değerli olsun istiyorum. insanlar para kazanırken ölmesin, biri sokakta kaza geçirince hemen ambulans gelebilsin, üniversite öğrencisi harç parasını dert etmesin. belediyeler sokakta çalışma yaparken çukurların etrafını çevirmeyi unutmasın, çocuğun biri düşüp ölmesin istiyorum. toplu taşımada insanlar balık istifi gibi gitmesin, ultrason çektirmek isteyen hastaya üç ay sonrasına randevu verilmesin. zengin olmak gibi bir hayalim yok; ben herkesin evinin kirasını verebildiği, temel faturalarını ödeyebildiği, çocuğunun okul masraflarını düşünürken hayatının kararmadığı bir ekonomi istiyorum. dolabımda aynı elbisenin üç farklı rengi, aynı ayakkabının yirmi farklı rengi falan olmasın. bir kabanım varken sırf değişiklik olsun diye beş kabanım daha olmasın. ama ne olsun, hepimizin işimizden arta kalan vakitte sinemaya gidip, ardından pastanede pasta yiyip limonata içebileceğimiz kadar paramız olsun. bir de hepimizin bir-iki yılda bir üç-beş gün tatil yapabilecek kadar paramız olsun. sokağa çıktığımda başıma bir kaza gelirse ambulansın geleceğini bileyim. yağmur birden bastırdığında şehrimin altyapısının iyi olduğunu bileyim ve bir daha ayakkabımın içine hiç su girmesin. yağmurda yollar dolmasın, yollar arabalardan dolmasın ki itfaiye ve ambulans geçebilsin. yollardan rahat bir şekilde sadece iftara yetişmeye çalışan bürokratlar değil, şehrimin diğer insanları da geçebilsin. ben bunları derken tam da devlet baba bana ihracat ve ithalattan bahsediyor. ben bilmiyorum ya hemen inanıyorum. sonra öğreniyorum ki zaten bir liralık ihracat yapmak için iki liralık ithalat yapmışız. hay allah gördün mü, yine içerideyiz yine içerideyiz. sonra kendi kendime kızıyorum, umudunu kaybetmek için henüz erken olduğunu görmüyor musun diyorum, yaşın ne başın ne diyorum ve iyimserlik ile gerçekçilik arasında gidip geliyorum.

2 Eylül 2010 Perşembe

sonsuza kadar aynı yaşta kalmak

dünya saati işliyor. yıllar geçiyor, ben yaş alıyorum. her şey değişiyor, bildiğim şeyleri artık bilmez oluyorum. kimi zaman da gördüğüm insanları görmez. hayat gailesi içinde unutuveriyoruz birbirimizi. sevmesine seviyoruz, bunu dile getirmeye gerek dahi duymuyoruz ama görüşmeler seyrekleşiyor, sesler unutulmaya yüz tutuyor. yine de diyorum, varlar hayatımda. ömrümüz yettiği sürece de var olmaya devam edecekler, biliyorum. her hallerini bileceğim bazılarının. zihnimdeki resimleri yıldan yıla değişikliğe uğrayacak, güncellenecek ve ben o yeni resmi zihnimde tutmaya devam edeceğim. ama bazılarının hiçbir zaman öyle olmayacak, bunu da biliyorum. zaman algımda bir yanılsama yaratan onlar olacak. yıllar geçecek, hatta on yıllar geçecek ama onlar zihnimde benim onları ilk bildiğim halleriyle var olmaya devam edecekler. bizler yaşlanacağız ama onlar hiç yaşlanmayacak; hep genç ve güzel kalacaklar. saçları hiç beyazlamayacak, yüzleri hiç kırışmayacak. ben yaş alacağım ve onlara yaklaşacağım. sonra bir zaman onlardan büyük bile olacağım. onlarsa hep genç, hep az yaşamış olarak kalacaklar. ben yaşadıkça diyeceğim ki hayatta böyle bir şey de varmış. sonra düşüneceğim, onlar da yaşadılar mı ki acaba diye kendime soracağım. aa diyeceğim, hayatta böyle bir duygu da varmış. bunu hiç bilemeden göçüp gitmenin ne büyük bir kayıp olduğu hissine kapılacağım ve birazcık içim burulacak ama sonra geçecek, ben yoluma devam edeceğim. büyümenin son sınırı neyse ona varmayı umacağım ama aklım hep kırk yaşında kalan babamda olacak. ben kırkımı geçince babamdan bile büyük olacağım. düşünsene bir, babamdan bile büyük. sonra hiç nine olamayan janis gelecek aklıma. janis her daim gözlüklü genç bir kadın. ben ondan büyük olduğum vakit ise janis benim için güler yüzlü genç bir kız olacak. sonra içimde nick drake ve onu koruyup kollama hissi belirecek. ben istersem ona bakabilirim çünkü ben birkaç sene sonra ondan büyük olacağım. işte o vakit 'take care of him'. o hep küçük, hep genç delikanlı. sadece o mu? jeff buckley ve elliott smith'in de saçları hiç ağarmayacak, yüzleri hiç ama hiç kırışmayacak. sonra olgun adam göbeğine sahip olamayacaklar. sigara onların sesini kalınlaştıracak vakti hiç bulamayacak, onlar hiç baba olamayacaklar. ama ne güzel ki benim babam en azından baba olmuş. buna fırsat bulmuş. gerçi ne ilkokula başladığımı gördü, ne okumaya başladığımı ama olsun. en azından beni kucağına almış ya, o da yeter... demek isterdim ama diyemiyorum. düşünüyorum, bir insanın kendi çocuğunun büyümesine tanıklık edemeyişinin ne büyük bir kayıp olduğunu düşünüyorum. okula giderken de görmedin, okuldan mezuniyetini de göremeyeceksin. gerisini söylemiyorum bile. dinliyorsa duyuyordur zaten, onu daha fazla üzmek istemiyorum. ben kendime üzülmüyorum, ben kaçırdığı şeyler için babama üzülüyorum. hani derler ya, insan büyüdükçe annesini/babasını daha iyi anlarmış diye, ben de daha iyi anlıyorum işte. ölen babamı daha iyi anlıyorum şimdi. çünkü kendime üzülmüyorum, ben ona üzülüyorum. ama sonra her şey düzene giriyor, içim dinginliği buluyor çünkü mukadderat diye bir şey var. iyi ki de var, ya bir de olmasaydı ne yapacaktık? mukadderat diyorum, her şeyi ona bağlamak içimi rahatlatıyor. böyle olması gerekiyormuş, böylesi daha iyi diyerek bütün ağır hislerden bir çırpıda kurtuluyorum. hiç kimseye üzülmüyorum sonra. janis hep böyle çatlak kalmalıydı, nick drake mp3 teknolojisini hiç görmemeliydi, elliott ve jeff de yolun yarısı olan otuz beşe hiç varmamalıydı. demek ki her şey olduğu gibi olmalıydı. bütün bunları kabul ediyor ve her şeye kucak açıyorum. geçmişi düşünmüyor ve sadece geleceğe bakıyorum. her şeyin en iyisinin bu olduğuna inanıyorum. tek yapabildiğim güzel şeyler dilemek. hayatımda olan bütün kadınların yüzlerinin ve ellerinin buruş buruş olduğu zamanları görmek istiyorum. hayatımda olan bütün adamların da saçlarının beyazlayıp döküldüğü, olgun adam göbeği edindikleri zamanı görmek. ileride de onlarla kocaman sofralarda sabahı etmek ve bunu hep yapmak istiyorum.

1 Eylül 2010 Çarşamba

sırtındaki ya da kolundaki yazıyı hatırladın mı?

eskiden kendi kendimize uydurduğumuz oyunları oynardık. bir tanesini hatırlıyorum, okumayı yeni öğrendiğimiz zamanlar. isim-şehir'den ve adam asmaca'dan sıkılınca, sos da artık zevk vermemeye başlayınca yaratıcılığımızı kullanırdık. arkadaşın sana sırtını dönerdi ve sen de onun sırtına bir şey yazardın. sonra o da ne yazdığını anlamaya çalışırdı, bilirdi ya da bilemezdi. bazense kelimeler yetmezdi de daha zor olsun diye şekil çizerdik sırtlarımıza. bil bakalım bu ne? ev? güneş? köpek? sonracığıma çiçek? sanki gözlerini kapattığında diğer çocukların ne yazdığına daha iyi konsantre olurdun. herkes gözünü kapardı sırtına bir şey yazılırken. bilirdin ki arkadaşın ya güzel bir şey yazacak ya da seni kızdıracak bir şey. mesela salak a., dörtgöz b., cüce c. ama hep en merak ettiğim birilerinin birilerinin sırtına sevgi sözcükleri yazıp yazmadığıydı. bence ilân-ı aşk etmek için mükemmel bir andı. birinin sırtına ya da koluna kalp çizmek, sonra da ok çıkartıp baş harflerinizi işlemek. düşünsene bir, biri işaret parmağıyla diyor ki "x kalp y". hep bunu yapmak istedim ama o vakitler olmadı işte. cama yazmak değil, kağıda yazmak hiç değil, efendime söyleyeyim dillendirmek de değil; sırtına/koluna yazmak. çok basit ve masumane, güzelliği basitliğinden gelmekte. bu masumaneliği bozan şey ise kızların sütyen giymeye başlayıp da artık sırtlarına erkek eli değdirmeme yaşına ermeleri, erkeklerinse kızların sırtında ince bir lastik şeridi arama merakına düşmeleriydi. böyle böyle unuttuk bunları işte.

22 Ağustos 2010 Pazar

bloodbuzz ohio

haftalardan sonra ilk defa esinti var, koltukta uyuyakalmışım. uyurken de kulağımda high violet albümü takılı kalmış. en baştan dinlerken kaçıncı şarkıda gözlerim kapanmış bilmiyorum. kendime geldiğimde albüm bitmişti. sonra başa aldım ve gözlerimi yeniden kapadım. aslında isterim ki bu şarkıların bana hissettirdiklerini toplu olarak değil de ayrı ayrı yazabileyim. kafamdan geçen sözcükleri anlamlı söz grupları halinde dizerek düşüncelerimi aktarabileyim. fakat ne kadar denersem deneyeyim bazen yazdıklarım zihnimdekileri tam olarak karşılamıyor. hep biraz az ve eksik kalıyor. oysaki bu şarkılar daha anlamlı cümleleri hak ediyor. anlamlı ama ağdalı değil. bayağı, buram buram edebi kaygı güden türden yazılar değil; daha sade ve son derece basit. işte o basitliğe ulaşmak istiyorum. mesela bloodbuzz ohio'yu dinlerken gözümün önünden geçenleri yalın bir şekilde aktarmak istiyorum. bundan dört ay önce şurada demişim ki: "ohio, carry me ohio'dur benim için. the national'ın yeni albümünde de bloodbuzz ohio isimli bir şarkı var; fakat yeri çoktan parsellenen ohio'nun benim nazarımda sun kil moon'la bağı var." ohio'ya bir ortak daha çıkacağını bilemezdim, geldi ve onun yanına kuruldu bile. artık bir de the national'ın ohio'su var. ilerde bir üçüncüsü daha olmayacağını kim diyebilir ki? üstelik carry me ohio bir adamın hikayesini anlatırken, bloodbuzz ohio belki de bana kendi hikayemi anlatıyordur diye düşünmekten kendimi alamıyorum. ben kendi borçlarımı düşünüyorum. mezun olunca faiziyle ödeyeceğim krediden bahsediyor mesela. muhtemelen işe girdikten sonraki iki-üç yılımda önce bunu ödemeye çalışacağım. sonra kendi şehrimi bulacağım, bu noktada ankara beni hatırlamasa da olur, tıpkı ohio'nun onları hatırlamayacağı gibi. ev deyince de aklıma pencereleri açık, perdelerin havalandığı, aydınlık bir yer geliyor; başka biri değil. ev deyince ferahlık, ocakta kaynayan çaydanlık görüyorum. sonra bir de kahve makinesi olursa fena olmaz. güneşin konumu uygun olursa bir de çiçek yetiştiririm. ne de olsa halen hangi çiçeğe emek edeceğimi bilmiyorum, bunun yerine şimdilik gerçek bir çiçekten işe başlayabilirim. sonra annemi özlerim. ilerde de yanımda olmasını isterim ama yarına çıkamama ihtimalimiz olduğunu da bilirim. başka denizlerde yüzsem de sonunda döneceğim bir banyom olsun derim. tıpkı tanıdık bir yüze ihtiyaç duyulduğunda yazılmış bu şarkı gibi. tanıdık bir eve, yemek kokusuna, yumuşatıcı kokan bir yorgana.

klipte matt berninger'in kafası güzel gibi durmakta ama kimin kafası bazen güzel değil ki? kafam güzel değilse gözlerim yorgun oluyor. gözlerimi dinlendirince yorgunluk geçiyor. çaya batırdığım pamukları gözüme koyuyorum şişlik mişlik kalmıyor. şarkının klibini bin beş yüz yetmiş sekizinci kez izlerken matt berninger'in kafamdaki pardesülü adam imgesine nasıl da cuk oturduğunun farkına varıyorum. sanki aylak adam olmuş, parklarda bahçelerde geziniyor, kuş besliyor. kameraya-bakan-nick-cave-karizmasının kat be kat fazlasını bu adamda görüyorum, gözlerimi ekrandan alamadan onu izliyorum.