25 Nisan 2010 Pazar

bohçacı geldi hanım

başkasını suçlamanın daha kolay olduğunu söylerler. "çuvaldızı kendine iğneyi başkasına batır" derler. oysaki benim için kolay olan kendimi suçlamaktı. suç bende olduğunda her şey daha kolay olurdu. hata benimdi, bundan ders almam gerekirdi. karşıma çıkan benzer durumlarda hayatımın akışı sekteye uğruyorsa bir durup düşünmeliydim. ortak eleman bendim çünkü. ama olsun, bir dahaki sefere yapmam, olur biterdi.
bana, "hesabı kendine çıkarmak"ın psikanalitik açıklamasıyla gelenler oldu; öfkelendiğim onlardı. kırıldıklarım ise kendimi suçlamama izin verenler, tek bir laf etme tenezzülünü bile göstermeyenlerdi. ağır bir suçluluk duygusuyla baş başa kaldığımda etrafta sorularımı soracağım kimse yoktu. o vakit içime sordum, cevabını bizzat bulmaya çalıştım. en sonunda öğrendiğim kendi değerimdi. kendimi değersiz gördüğümde karşımdakini haklı görüyordum. yaptıklarıma saçma deyince karşımdakine mantıklı diyordum. ben yolun başındayken karşımdaki gitmiş de dönüyordu. işte bu nedenle küçük olan bendim. ben az şey bilendim, bana daha fazlasını öğretecek olana kapılır giderdim. sonra sorgulama dönemi gelirdi. en kötüsü de oydu. ben kendimi suçlarken biri de çıkıp, "dur! napıyorsun?!" demedi. ben olsam kesin öyle derdim, bundan eminim. ama ne de olsa başkasını suçlamak kolay olan, kimse çuvaldızı kendine batırmadı; ben hepimiz için yeterince batırdım zaten. en azından bir söz bekledim. bekledim bekledim. "varlık" ile "yokluk", "ses" ile "sessizlik"in ayrımına öyle iyi vardım ki, herkesi kafamda var ettim, herkese söylemesi için muhtemel replikler verdim. kafamın içinde konuşup durdular. sesler sesler... haneye bir galibiyet eklentisi daha. aferin. tebrik ederim. ben anca tebrik ederim, bu saatten sonra söyleyecek başka bir şey gelmez içimden.

23 Nisan 2010 Cuma

ankara'da geçen kaç film biliyorsun ki?


bazı şehirler bazı insanlarla kodlanmış beynime. o şehri düşündüğümde o insan geliyor aklıma. hava raporunu dinlerken o şehrin ismi geçtiğinde o kişiyi düşünüyorum. üşüyecek, ıslanacak ya da güneşin altında gezecek tozacak diyorum. binlerce insan var o şehirde. milyonlarca hikaye. fakat ben sadece birini seçiyorum. kalabalığın içinde yanıp yanıp sönüyor onunkisi. ışıklı, fosforlu. hiç görmediğim, bilmediğim yerleri o başkasının ağzından dinleyince görmüş gibi, gezmiş gibi oluyorum. eğer bir gün o yerleri gidip de görürsem, daha önceden bana anlatılmış olan hikayenin üstüne yeni şeyler koymuş olacağım.

bazen bir şarkının içinde bir şehrin ismi geçiyor ve o şehri o şarkıyla anmaya başlıyorum. ta ki daha güçlü bir uyaran bulana kadar, ta ki o şehri başka bir şeyle özdeşleştirene kadar. aklıma ohio geldi şimdi. ohio, carry me ohio'dur benim için. the national'ın yeni albümünde de bloodbuzz ohio isimli bir şarkı var; fakat yeri çoktan parsellenen ohio'nun benim nazarımda sun kil moon'la bağı var.

sonra bazı kitaplar ve şehirler var. hatta o kadar çok var ki say say bitmez. şimdi bunları sayacak değilim. zaten hemen aklıma gelmez ki. düşünmem gerek. nedense canım işin bu kısmını yapmak istemiyor. benim bahsetmek istediğim başka bir şey. filmler ve şehirler.

sonra bazı filmler ve şehirler var. neden bilmem, bazı oyuncularla bazı şehirleri özdeşleştirmişim. bunu fark etmemi sağlayan taner birsel'dir. taner birsel ankara filmlerine yakışan bir adamdır. kaç tane ankara filminde oynadı da buna karar veriyorsun dersen, ben bir tane izledim, o bana yeter arkadaşım derim. itiraf'ta tunalı'da yürüdüğü bir sahne vardır misal. ben orada koca ankara'nın sıkıcılığını taner birsel'in yüzünde gördüm. belki de kendi sıkılganlığımı gördüm. boktan ankara. beni aksi birine dönüştüren bu şehrin sokaklarında yürüyen bir adamın yüzü bana çok şey ifade etti. böyle gözlerinin kenarları kırışan bir adam. ne derler, mana o kırışıklıklarda gizliymiş. ankaralı olan biri değil de, ille de o işte. ben de düşünmüştüm, ankara'da geçen bir film çeksem içinde taner birsel olmalı diye geçmişti aklımdan. işte sırf bu yüzden bile siyah beyaz'ı merak ediyorum. herkes var evet, ama benim için taner birsel ve ankara ikilisi olması yeter.

22 Nisan 2010 Perşembe

havadar içim

eskiler der ki derdini suya anlatırsan rahatlarmışsın. eğer sırrını açacak kimsen yoksa, insanoğluna güveniyorsan ama yine de o kadar güvenemiyorsan suya anlatmalıymışsın. su akarken senin için ferahlarmış. suyun temizliği kötülükleri alır götürürmüş.
ben bugün suyla konuştum. ilk defa denedim bunu. faydalı oldu mu bilemiyorum. eğer yarın sabah kalktığımda kendimi suçlu hissetmeme neden olan o isteği yine içimde duyar ve yine kötü biri olduğumu düşünürsem, o vakit bileceğim ki suyun bile silemeyeceği kötülükte bir şey geçmiş içimden.
bir film izledim ve o filmin baş karakterini kendime yakın hisettim. sevdiği birinin ölmesini isteyen bu adam bana utanç duyduğum yanımı anımsattı. insanın istediği bir şeyden dolayı vicdan azabı çekmesinin ağırlığını o adam da hissediyordu belki ama ben ikimize yetecek kadar suçluluk duyuyorum. dile getirdiğim an yer yarılacak, gökyüzü yırtılacak, ben dağların altında kalacağım ve bugüne kadar dünya üzerinden geçmiş ne kadar inanç sistemi varsa hepsi beni kınayacak diye düşündüm. tanrının kötü kulu olacağım, dünya üzerindeki günlerim azap içinde geçecek sanıyordum. suya anlattım, dillendirdim ve öyle olmadığını gördüm. yine de yarın nasıl bir güne uyanacağımı bilemem.
böyle bir şeyi en az bir kez aklımdan geçirdiğim ve ta kalpten dilediğim için kötü biri olmadığımı biri dile getirsin istedim. kime anlatsam yeterince yakın değildi; kime anlatsam bu isteğimin nedenini anlayamazdı sanki. anlatmayı düşündüklerim iyi insanlardı, anlamak için çaba sarfederlerdi, bundan emindim ama ya yadırgarlarsa? bir an için bile olsa beni yadırgamalarını kaldıramazdım. benden şüphelenirlerse benim kendime dair şüphelerim yuvarlanan bir kartopu gibi büyürdü. sonra bir çığ düşerdi ve neme lazım, ben altında kalırdım belki.
sonra en korktuğum şey yine nüksederdi. ya tek hissettiğim şey korku olursa? "korku korku git yanımdan!" diyorum ben de. çünkü benim tek istediğim bağışlanmak. bana bağışlayıcı bir yürek gerek. öyle ki bana güç versin. bana korunaklı bir ev versin. insanların zaman zaman böyle şeyleri akıllarından geçirebileceğini, sırf bu nedenle kötü biri olarak addedilemeyeceğimi söylesin. desin ki bizler tıpkı birer dostoyevski kahramanlarıyız. o, bizleri anlatır. içimizde iyi de vardır kötü de. ben senin yüreğini gördüm desin. senin yıllarını ve başından geçenleri biliyor ve sana hak veriyorum desin. bilmem bu yolla feraha kavuşur muyum? ben sadece ferahlık istedim. birinin yok oluşuyla feraha erebileceğimi düşündüm ve hemen ardından kendimden utandım.

19 Nisan 2010 Pazartesi

mahremiyet


sene 2004. büyük bir müzik markette d. ile birlikte cd'lere bakıyoruz. birini alıp birini bırakıyoruz. satın alacağımızdan değil pek tabii, cd'ler dünyanın parası. biz ancak bakıyoruz. gözümüze kestirdiklerimizi sağdan soldan, ankara pasaj camiasından temin ediyoruz; çünkü internetten download işleriyle o kadar içli dışlı değiliz. elim pj harvey'nin "dry" albümüne gidiyor. arkasını çevirince pj'in göğüsleriyle karşılaşıyorum. o an bayağı şaşırdığımı hatırlıyorum. bütün bir 2004 yılı boyunca kulaklarımda sesi olan kadını fazla içselleştirdiğimden midir nedir, göğüslerini görünce az biraz alınıyorum. şimdi o halimi düşünüyorum da, on beş yaşındaki kendime gülmeden edemiyorum. ben kimim ki bir kadının çıplaklığına alınıyorum, ya da neden alınıyorum ki böyle bir şey karşısında? senden beklemezdim mi diyorum acaba kendimce, hani bize öyle öğretildi ya. yadırgamıyorum ama şaşırıyorum.

düşünceler beynimden öyle hızlı geçiyor ki artık beş dakika öncesine göre daha çok seviyorum bu kadını. yanımdaki arkadaşıma gösteriyorum, bak diyorum. o da gülüyor. uzun uzun baktığımı hatırlıyorum o resme. çıplaklığın akılllara ilk gelen anlamından başka şeyler ifade edebileceğini ben o an, tunalı'daki bir müzik markette anlıyorum galiba. göğüsleri görünen bir kadının ortada olan tek şeyinin bedeni değil, aynı anda ciğerleri ve kalbi de olabileceğini idrak ediyorum. röntgenini çektiren bir kadın var o resimde. zaten bütün şarkılarında her türlü acısı ve mutluluğu ortadayken, bedenini görünce yeni bir şey görmüş olmuyorum ki ben. ohoo diyorum, ben onun nelerini nelerini biliyorum. elbette ki bana göstermek istediği kadarını biliyorum ama yine de az şey mi duydum, dinledim sesinden?

o gün geriye dönüp bakınca çocukça bir anı olarak yer ediyor zihnimde. üstüne kendimce yeni fikirler temellendirdiğim bir başlangıç noktası oluveriyor. mahremiyet başka şeylerde diyorum. bir kadının göğüslerini görünce çok da bir şey görmüş olmuyor insan. hatta belki de hiçbir şey görmüş olmuyor. ne de olsa bir kadının iç dünyasını elbise altında aramak on dört yaşındaki ergen oğlanlara mahsus bir şey. umarım?

güzel bir laf edeceğim

ben ayşe'nin kendine has bir rengi olan saçlarını seviyorum. kıvırcık, turuncu saçları var. havuç gibi desem değil, portakal gibi desem hiç değil. ben öyle rengi bir tek onda gördüm. sonra parçadan bütüne gittim, saçlarını severken onu da sevdim. eğer o iyi bir kız olmasa saçlarını sevmeye devam etmezdim. ben onun saçlarını severken o benim neyimi sever bilmiyorum. bana bundan hiç söz etmedi. benim de ona onun saçlarından söz ettiğim pek söylenemez. çoğu zaman utanırım bunu dile getirmeye. belli ederim ama çok da dile getiremem. çünkü güzellikleri dile getirmeyi bazısı yanlış anlar, samimiyetsiz bulur. bense bunu hiç anlamam. güzel olan bir şeyin güzelliğinden bahsetmenin ne sakıncası olabilir ki? sürekli güzel tişörtler giyen bir çocuğa, her giydiği tişört için güzel bir laf etmenin abartıyla bir ilgisi olup olmadığını bilemem. bence yok, sence var mı?

18 Nisan 2010 Pazar

onu görünce seni gördüm


o gün bizi görsen o kadar mutlu olurdun ki. ben otobüs bekliyordum, nerde kaldı bu otobüs diye dakika başı saatime bakıyordum. sonra senin en sevdiğin arkadaşını gördüm. arkadaşın geldi, sıranın en sonuna geçti. beni görmedi. bir an yanına gidip gitmemekte kararsız kaldım. neden tereddüt ettim bilemedim. kulağında kulaklıkları vardı, yanına gidersem kendini bütün bir yol boyu benimle konuşmak zorunda hisseder de rahatsız olur belki diye geçirdim aklımdan önce. sonraysa gidip selam vermem onu da memnun eder diye düşündüm. bir de başka bir şey daha var tabii. bunu düşünmemeye çalışsam da seni öyle özlemişim ki senin sevdiğin bir arkadaşınla konuşursam seni görmüş gibi olurum dedim. içimden aynen bu geçti. sonra sıramdan çıktım ve arkadaşının yanına gittim. o an hemen hissettim, arkadaşın da beni gördüğüne memnun oldu. ben kulaklığımı çıkardım cebime koydum, o kulaklığını çıkardı çantasına koydu. konuşmaya başladık. ben ona derslerini sordum, o da bana. sonra hemen senden bahsettik. ardından konu günlük şeylere döndü. kırk yıllık dost gibi konuşmaya başladık. o sırada ben soğukta otobüs beklemekten üşüdüğümü fark etmedim bile. otobüs geciktikçe gecikti ama hiç önemsemedik. ne güzel konuşuyorduk. resmen seni görmüştüm sanki. sonra otobüs geldi. arkadaşınla yan yana oturduk. önüne lamba takılı bisikletlerden, torino'nun karlı mevsiminden, ankara'nın altgeçit olmuş yollarından ve yolumuzun üzerindeki onyüzbinmilyon katlı otel inşaatından bahsettik. o yolculuk boyunca arkadaşını neden çok sevdiğini anlamaya çalıştım. bunda başarılı da oldum sanırım. kelimelere dökemem fakat o yolculuğun ardından arkadaşını neden sevdiğini öyle iyi anladım ki onu ben de sevdim. aslında arkadaşını ilk tanıdığımda da sevmiştim ama o gün hissettim ki sanki o andan sonra o benim için "senin arkadaşın"dan ziyade, "benim de arkadaşım"dı artık. hem nasıl olmasındı ki? geçen bahar onun sayesinde hayatımda ilk kez uçurtma uçurmuştum. uçurtmayı yapıp bitirdikten sonra "al uçur bakalım" diyerek ipi elime vermişti. ben, çok heyecanlıyım nasıl olacak acaba deyince sen demiştin ki "uçurtma uçurmamış insan olur mu hiç?". ama arkadaşın demişti ki "olsun canım bak işte sen de bugün uçuracaksın, geç olsun güç olmasın." sonra uçurtmamız uçarken yere düşmüştü, sen de yanlışlıkla üzerine basıp çıtalardan birini kırmıştın. yanımızdakiler sana "ne yaptın sen?!" diye sitem ederken, uçurtmayı yapan senin biricik arkadaşın tamam ya hallederiz ne olacak demişti ve uçurtmayı açıp, kırılan yeri onarmıştı. uçurtmamız eskisi gibi uçamamıştı tabii ama olsun, ben orada başka bir şeyi anlamıştım. arkadaşın ne iyi bir insandı, başkası olsa uçurtmayı kırdın diye sana kızardı ama o hiç kızmamıştı. halbuki insanlar birine kızmaya bayılır, "canın sağolsun" lafını hiç kullanmaz. oysaki ben bu lafı çok severim. canın sağolsun tabii ya, yine yaparız ne olacak. yine alırız, yine gideriz, yine görürüz. yeter ki canın sağolsun. işte geçen günkü otobüs yolculuğumuz sırasında da beynimden o uçurtmayı çektim çıkardım. hatırladıklarımı üst üste koydum, güzel anlar yarattım. senin arkadaşını niye sevdiğini anladım. sonra onu ben de sevdim. bizi böyle güzel güzel sohbet ederken görseydin nasıl memnun olurdun. bir de o ana dek seni özlediğimi bu denli fark etmemiştim, meğersem özlemişim. ama merak etme, bu özlem hüzünlü bir his değildi. içinde bir sıcaklık vardı. yanımda senin arkadaşın vardı ya, seni görmüş gibi olmuştum, memnun olmuştum.

kraliçe bana domates verdi


elimde bir alışveriş listesi ile markete girdim. lazım olan şeyleri özenle seçtim, arabama koydum. en güzel salatalıkları ve elmaları seçtim. sonra domateslerin önüne geldim. bu mevsimin en sevdiğin yanı nedir deseler, artık domates yiyebilmemdir derim. taze taze domatesler, güzel güzel, kırmızı ve çok tatlı. elime yeni bir poşet aldım, güzel görünen bir domatese tam elimi uzatmıştım ki bir kadın benle konuşmaya başladı: "ben az önce aldım bu domatesleri, hepsi çok güzel, iyilerinden seçtim. ama acilen çıkmam gerekti, kasa sırasında bekleyemeyeceğim. bunları al bak dedi". aa öyle mi, peki o zaman teşekkür ederim dedim. kadın bana gülümsedi ve çok güzeller dedi. sağolun dedim tekrar. sonra kadın kalabalığın içine karıştı.
hiç düşünmeden aldım domatesleri. öyle bir his geldi ki domateslerin sağlamlığını ve güzelliğini kontrol etmeme hiç gerek yoktu sanki. ardından annemin yüzü belirdi gözümün önünde. ya domatesler kötü çıkarsa? bir an tedirgin oldum ve poşetin ağzını açtım. elimle şöyle bir dokundum domateslere. renklerine baktım. güzel görünüyorlardı. üstelik tartılmıştı poşet, üzerine etiketi yapışmıştı. adeta domatesler bana gelmişti, beni bulmuştu.
...
ilerleyen günlerde domatesleri yedik. annem her seferinde dedi ki aferin benim kızıma, bak ne güzel domatesler seçmiş, aferin. ben hiç demedim, anne, bu domatesleri bir kadın seçti, sonra da bana verdi, aslında benim için seçildi o domatesler. eğer eve gelir gelmez bunu deseydim eminim ki annem bu kadar beğenmeyecekti domatesleri. hatta belki bir kusur bile bulacaktı. hiç tanımadığı birinin seçtiği domatesleri bakmadan alır mı hiç insan? ama şimdi ben seçmiştim ya, o yüzden güzellerdi. oysaki ben inanıyordum ki o kadın da kendi evine, çocuklarına özenerek seçmişti o domatesleri.
...
ilerleyen günlerde kızılay'dan çok güzel bir ceviz aldım. öyle güzeldi ki hayatımda şimdiye kadar yediğim en güzel cevizdi. en tazesi ve lezzetlisi. keşke daha fazla alsaydım dedim kendi kendime. sonra anneme dedim ki bir daha yolum düşerse uğrayacağım o dükkana tekrar, diyeceğim ki geçen gün sizden bir ceviz aldım, öyle güzeldi ki ben daha öyle ceviz görmedim. annem dedi ki ne gerek var. olur mu dedim, ne demek ne gerek var? bir yerden bir şey alınca o ürün kötü çıkarsa gidip şikayet ediyoruz, niye illa şikayetimizi bildirelim ki? bir kere de ürününüzden çok memnun kaldık diyelim yani, ne olur dedim.
...
sonra yolum oraya düşünce o kuruyemişçiye gittim tekrar. dedim ki geçenlerde bir ceviz aldım sizden, çok güzeldi. tabii güzel olur dedi adam, yerli malı bu. öyle tabii dedim, ben bir üç yüz gram kadar daha alayım. adam hemen koydu, çok memnun oldu.
...
şimdi haftada bir gidiyorum oraya. üzüm, ceviz, incir alıyorum. hepsi de pek güzel. annemse hala sadece bunlar için yolumu uzatmama anlam veremiyor. veremesin, kendi bilir.

17 Nisan 2010 Cumartesi

bu filmde aynı frekansı tutturamadık reha bey. üzgünüm.


sevdiğim adamlar ve hayalkırıklıkları.
zeki demirkubuz'dan sonra şimdi de reha erdem hezimetine uğradım. tabii bana hayalkırıklığı yaşatmaları onları pek irdelemez muhtemelen ama ben sormadan edemiyorum, bu adamlara ne oldu böyle?

kosmos'un fragmanını izleyince öyle heyecanlanmıştım ki filmin sürekli ertelenen vizyona girme tarihini takip eder oldum. kaç defa değişti hatırlamıyorum. sonunda kosmos dün sinemalara teşrif etti. bugün de biz kendisini görmeye gittik. cepa'nın orta büyüklükteki salonlarından birinde sadece biz vardık: dört türk ve hiç türkçe bilmeyen bir kazak. aslında salonda sadece bizim olmamız fena da olmadı, film süresince birbirimize sorular sorup durduk. sonradan anladık ki hiçbirimiz pek bir şey anlamamışız. ama öyle kızdım ki reha erdem'e (ben de kim oluyorsam?), ben anlamadım değil, o anlatamamış dedim. bunu dedim ve bu dediğime de inandım. kendisi "iyi yönetmen" insiyatifini kullanarak deneysel bir çalışma yapmış. o yüzden de anlamadım diyorsam bana salak demesin. ha, ama eğer diyecekse de canı sağolsun.

filmi eleştirsem de, acaba reha beyler bizle dalga mı geçiyor diye sormadan edemesem de bir bakıyorum, filmde kars var. hatta sadece kars var. kars mı? kars ya. orhan pamuk'un kar'ıydı; nuri bilge ceylan'ın iklimler'de sevdiği kadını ziyarete gittiği yer; özge'nin memleketi, bize kete getirdiği yer; şimdi de reha erdem'in mistik diyarı. ben hiç görmedim kars'ı ama bu adamlardan anladığım, insanları büyüleyen bir şeyler var orada. biraz dinginlik mi desem, yoksa zamansızlık mı acaba? bana verdiği his zamansızlık hissi. büyük şehirden biri oraya gittiğinde ne hisseder bilemem. şu an için anca tahmin edebilirim. acaba nedir onların o topraklarda bulduğu? ülkenin en doğusundayken bütün düşüncelerin de uzağında mı olursun? oysaki biliyorum, cevdet bey ve oğulları'nda roman karakteri büyük şehirden erzurum'a kafasını toplamaya gider. doğu'nun soğuğunda bir anlam bulmaya gider. hatta sakallarını kesmez orada, her şeyi kendi haline bırakır. sakalları uzadıkça yüzü kapanır. belki de bu şekilde herkesten ve her şeyden saklanır. bense bugün kars'ı izlerken neredeydim diye sordum kendime, koca bir anlamsızlık hissi buldum sadece, ya da anlamlandıramama.
hasta olmuş bu adam dedim. arkadaşım dedi ki, bu adamın rehabilitasyona ihtiyacı var, kafayı sıyırmış. ben bilemem reha erdem ne alemde, umarım iyidir. hayat var'dan bu yana başka bir aleme doğru gittiği belli. aslında o küçük laflar ederken büyüktü, uzun cümleler kurmadan manaya ulaşandı. şimdi ne olmuş böyle? uzun uzun cümleler didaktik bir havada.

film daha başlar başlamaz o da nesi? arkadan gelen a silver mt. zion mu yoksa?! evet onlar. film boyunca arka fonda kulaklarımız onları duydu. o karanlık atmosfere öyle güzel gitmiş ki. bu yüzden ne kadar kızsam da reha beyler'e, müzik tercihinden dolayı yine ortak bir noktada buluştuk kendisiyle. bize mt. zion dinletmesine dinletti ama yine de gönlümü alamadı.

filmin ardından kazak arkadaş dedi ki, bu filmin arka fonunda niye savaş var? yok dedik, o savaş değil. şehrin kendi atmosferi. hmmmm, dedi, aynı ikinci dünya savaşı gibi. evet dedim, ben de izlerken onu düşündüm. sanki polonya'da bir şehre naziler girmiş. öyleki, filmi bizden daha iyi anlamış. vay be dedik.

filmden çıktığımda sinirliydim, bu da ne böyle demiştim. şimdi düşünüyorum, halen bu da ne böyle diyorum. izlediğim filmler arasında benim için çok özel bir yere sahip olan beş vakit'in yönetmeni mi beni bu kadar sıkan? hem de o yönetmenin a silver mt. zion'lu filmi? maalesef öyle.

ben bu filmden şunları öğrendim:
-en sevdiklerimiz aynı anda en nefret ettiklerimiz olabilir.
-bir bütünün içinde bir parçayı sevmek, bütünün kendisini sevmek için yeterli değildir.
-içinde az diyalog olan bir filmi türkçe bilmeyen arkadaşlarınız da en az sizin kadar anlayabilir.
-reha erdem hemen hemen bütün filmlerine öksüren bir karakter eklemeye ısrarla devam ediyor ama bilmiyor ki bu yüzden beni kaybediyor.
-reha beyler doğu'dan yine batıya kaymalı.

son olarak da bir adama çok güvenmeyeceksiniz. kızlar bu da sizin içindi.


(frekans demişken, bir çekme-çekmeme mevzusu: burada.)

19 Mart 2010 Cuma

ıspanak yiyerek güçlü olalım

yeni albümümüz vesilesiyle yaptığımız ingiltere ve amerika turundan sonra memleketimiz borçka'ya dönünce hemen kendimizi çimlere attık. grup arkadaşım marc'a dedim ki:" oğlum getir gitarı, ukuleleyi, hep beraber bayırlarda dolanalım". ayıpsın dedi. ninem bir tepsi ıspanaklı börek yapmış. davulcumuz canıtın da termosa çay dolduruvermiş. felekten bir gün çaldık. yahu marc dedim, o kadar yer gezdik, ingiltere, amerika neyim gördük, yine de en güzeli ninemin memleketi be dedim. haklısın bacım dedi.


kalamış'tan bir tatlı huzur almanın ya da gece vakti heybeli'de mehtaba çıkmanın vakti geldi mi? ben hiç bilmem. adalar, modalar... bunlar bana yabancı. bilsem güzel olur, bir vakit bilmek isterim. göreyim, öğreneyim. görülecek, öğrenilecek şeyler hiç bitmez. iyi ki de bitmez. ya bir de bitseydi halimiz nice olurdu? biz çok sıkılırız günlerden, biz derken kendimi kastederim lakin benim gibi sıkılanlar var, bilirim. günler hep aynı, yollar hep aynı. bazen eğlence olsun diye yolumu uzatırım, farklı bir otobüse binerim. bazı güzergahlar bana iç karartıcı gelir. karanlık bir film gibi, yollar kasvetli bir şehirde çekilen iç sıkıcı bir film adeta. dar yolları sevmem, ara sokakları da. geniş yollardan gidince camdan içeri ferahlık sızar. sonra otobüsün tıkış tıkışlığı ferahlık merahlık bırakmaz. böylece dengelenir her şey, nötrleşir. ben de nötrleşirim. kayıtsızlığım yavaş yavaş artar. kayıtsızım desem de iyi şey ile kötü şey; güzel şey ile çirkin şey aynı değildir. mutluluğun verdiği his güzel ama kötü bir şeyle karşılaşınca üzülmek yok. üzülmek diye bir şey yok. hiç olmadı, biz hiç bilmedik. hep iyiyi hep güzeli bildik. öyle olalım zaten. içimi açan müzikler ve içimi açan filmler görmek istiyorum. bir de içimi açan insanlar... en mühimi de insanlar. canım insanlar, güzel insanlar. bazen sevdiğim, bazense nefret ettiğim, şu sıralarsa kayıtsız kaldığım insanlar. vitaminlerimi alsam, taze sıkılmış meyve suyumu içsem, birkaç kültür fizik hareketi, bir-iki de iyi dost sesi... birden hemen dinçleşiveririm. çok güçlü olurum, iyi işler yapmak için şevk gelir. sonra bir bardak taze çay içerim; demli, mis kokulu. veyahut da sert bir kahve. cümleye "veyahut"la başladım, bağlacı cümlenin başına koydum. halbuki olmaaaz. "ama"yla cümleye başlanmaz. "ve" ile de. öyle derdi hocamız. kulakları çınlasın. ne zaman "ve" ile cümleye başlasam aklıma gelir. gelsin, ziyanı yok, severim. bana bir şey öğreteni severim.

"veyahut da sert bir kahve"de kalmıştım. gücümü toplamam gerek. daha yapacak ne çok şey var. bense yorgunum. uykular uyumak, rüyalar görmek isterken ayakta durmak kadar zor olan bir şey yok. bir baktım, herkes ayakta durmakta zorlanıyor. herkeste bir yorgunluk. bahar yorgunluğu mu? baharı bilmem fakat bahaneler hiç bitmez. bahar gelir yoruluruz, yaz gelir yoruluruz, sonbahar ve kışın zaten hep yorgunuz. üstüme bir rehavet çöktü. bulmak istesem milyon tane bahane yaratabilirim. ne de olsa bahaneler hiç bitmez. o yüzden kaldırayım artık şu mazaretleri. çayıra çimene yayılmak için vakit henüz erken.

yahu marc, her şeyi öğrendin de şu "börek"e, "börek" demeyi öğrenemedin. hala böööörek, ısrarla bööörek. ama ne yapalım, sen öyle diyorsan öyle olsun. canın sağolsun ya. o kadar kusur kadı kızında da olur.

5 Mart 2010 Cuma

marissa'nın "frank"i ile slowdive'ın "alison"ı arası bir zaman dilimi


tanıdığım, bildiğim şarkılar bu aralar kulaklarımdan gitmiyor. güvenli bir kovuk gibi sığındığım şarkıların, bana çağrıştırdıklarına dair yazılar yazmak istiyorum. o an içimden güzel bir cümle kuruyorum. sonra bunu unutmayayım diyorum ama dememle unutmam bir oluyor. her şey uçup gidiyor. her şeyin bana gelişi birden oluyor, tıpkı gidişi gibi. bir anda rüzgar çıkıyor ve her şey bir yerlere savruluyor. sonra bir bakıyorum, cümlelerim kaybolunca yerine yenileri gelmiş. işte bu yüzden hiç takmıyorum böyle şeyleri. zaten takma diyorlar. gelip geçer. geçer mi sahi? geçer geçer. hem bana geçmeyen bir şey göster. bir şey göster ki zaman acısını da mutluluğunu da azaltmamış olsun. zamanla bütün acılar diniyor, sen gene bildiğini yaşamaya devam ediyorsun. zamanla bütün mutluluklar sıradanlaşıyor. iki sene önce seni dünyanın en mutlu adamı yapan şey şimdi çok sıradan geliyor. insanlar buna ne diyor, tüketme mi diyorlar? güzellikleri tüketme, sevgiyi tüketme. ama yok, biz her şeyi tüketiriz de dostlukları tüketmeyiz. tüketmeyelim de zaten.

sonra bir de şarkılar var. çok sevdiğim şarkılar. başına "çok" zarfını ekleyince sanki gereksiz yere süslediğimi düşünüyorum. öyle mi ki? eğer öyleyse süslemeyelim. her şeyin sadesi güzel. çayın sadesi, kahvenin sadesi, insanın sadesi. bir tek yılbaşı ağacının süslüsü güzel. süs ona yakışıyor çünkü. hiç süssüz bir yılbaşı ağacı gördün mü? ben gördüm. biz ona çam ağacı diyoruz. kırmızı, sarı, gümüş renginde yuvarlak parlak topları üzerine asınca da ismi değişiyor, yılbaşı ağacı oluyor. benim yılbaşı ağacım olmadı ama bu olmayacağı anlamına gelmez. bir bakalım, yeni yıla ne kadar var? dokuz ay varmış. vay anasını. dokuz ay... göz açıp kapayıncaya kadar geçer. geçer mi? geçer geçer. yıllar geçer, aylar geçer ama sıkıcı anlar bir türlü geçmek bilmez. bir düşün hele, sıkıntıdan bayıldığın bir ders ne kadar uzun sürer. bir de bir yılı düşün. koca bir yılın geçip gittiğini anlamazsın da bir saatlik ders bitmek bilmez. habire saatine bakıp durursun. tabii eğer saatin varsa. bazıları saat takmayı sevmez çünkü. misal ben yazın hayatta saat takmam. hiçbir güç bana yazın saat taktıramaz. eğer ilerde takmam gerekirse saati kolye yapar boynuma asarım da yine de koluma takmam. köstekli saat bulurum da (bizim dedemizden kalma köstekli saatimiz yok arkadaşım) cebime koyarım, yine de koluma takmam. işte benim böyle arkadaşlarım var, saat takmayan. bana kaç dakika var diye soran. yirmi dakika var dediğimde yüzlerinde oluşan hayalkırıklığını görmelisiniz. gerçek anlamda bir hayalkırıklığı. ben hiç sevmem hayalkırıklığını. zaten neyin kırık hali güzeldir ki hayalin kırığı güzel olsun. kulağa biraz kötü geldi değil mi? evet, ben de fark ettim ama üzerinde durmuyorum. onun yerine marissa nadler'in üzerinde duruyorum. onun üzerine olabildiğince zarif bir şekilde eğiliyorum.

müzik kutusunun kapağını kaldırıyorum ve sonra tül perdeler havalanıyor. beyaz perdeler. küçük bir kızken tül perdelerin arasına dolanır, kendimize gelinlik yapardık. sonra bir de duvak. şimdi ise başıma sadece beremi takıyorum, komik beremi. bir arkadaş bana beremin güzel olduğunu söyledi. ben de ona dedim ki doğru söyle, komik mi? o da bana şöyle bir baktı ve dedi ki, bere zaten konsept olarak komik bir şey. o yüzden fazla takılma. seninki güzel. peki dedim, öyle olsun. sonra ben yine marissa'ya döndüm. marissa'yla uykular uyudum, rüyalara daldım. o diyordu ki red is the color of memory, bu şarkıyı koca bir yıldır hiç o gün kulağıma geldiği gibi yorumlamamıştım. benim anılarımın genel bir rengi yoktu ama kırmızı renkli bir anım vardı. tıpkı mavi, yeşil, pembe, sarı, turuncu oldu gibi. frank isminde bir sevgilim de olmamıştı ama ilerde olmayacağını kim bilebilirdi ki? merhaba frank. eğer beni okuyorsan sana sevgilerimi iletiyorum. tabii şimdiki zamanda değil, gelecek zamanda. çünkü bildiğin üzere henüz tanışmıyoruz. marissa'nın bir frank'i varmış. üstelik nadir bulunan adamlardanmış, artık öyle adamlar yokmuş, dying breed'miş kendisi. hangimiz nadir olanı sevmiyoruz ki dedim. türünün son örneğini bulduğunu sanıyor insan, bir an için ama, sadece bir an için. sonra yine sıradanlık safhası başlıyor işte. frank bile sıradanlaşıyor.

mavi gökyüzünün altında, beyaz ipek bir elbiseyle dolaşmak isterdim. çünkü bu kadının şarkıları bana uçuşan kumaşları, ipek elbiseleri, tül perdeleri, kabarık kolları, açık bırakılmış saçları anlatıyor. rüyamda marissa böyle giyinebilirdi, ben de böyle giyinebilirdim ama onun yerine misafirlerim geldi. uzun zamandır görmediğim bir arkadaşımı gördüm. umarım ben de hala onun arkadaşıyımdır. aksi takdirde üzülürüm. sonra onu gördüm işte. rüyamda bana diyordu ki bill callahan'ın konseri varmış, beraber gidelim mi. kulaklarıma inanamıyordum. dünyanın en mutlu insanı oluyordum. gidelim tabii ya diyordum, gitmez miyiz hiç. sonra uykumdan uyandım ve koca bir hayalkırıklığı kütlesi göğsümün orta yerinde duruyordu. elimi yüzümü yıkarken, kalvaltımı yaparken aklımdan hep o rüya geçiyordu. allahallah diyordum, allahallah... nerden de gördüm ben bu rüyayı. ben rüyamda seni gördüm, sesini duymak istedim diye birini aramak istedim. eğer arasaydım inandırıcı olur muydum? yalan değil ki, rüyamda gördüm işte. meğersem insanlar inceden inceden de özleniyormuş.

marissa sen bana ne yaptın. gözümün önünden renkler geçiyor. birçok şeyi renklerle ifade etmeye çalışıyorum ama beceremiyorum. sonra yine şarkılar, şarkılar. zaten hep şarkılar. başka ne var? meksika yazını da gördük, ankara ayazını da. bazı şeyleri yapacak kadar büyük olduk, bazı şeyler içinse hala küçüğüz. bir insan küçük diye küçük görülür mü hiç? görülüyormuş işte. bunu düşünmeyeyim diyorum, hani sen diyorsun ya, milyon kere düşündüm ve sonra kurtulmaya karar verdim. ben de öyle yapacağım diyorum. sonra diyorum ki canınız cehenneme. sonra başka bir şarkıda öyle bir laf ediyorsun ki bak gene eski komşularım oturmaya geliyor. gece rüyama çaya geliyor, beni konsere davet ediyor. sen gittiği her yerde bir sevgilisi olan kırmızı dudaklı bir kadından bahsediyorsun. oysaki biz ikimiz o kadının aslında ne aradığını biliyoruz. bilmeyenler utansın. mizacımız böyle, insanoğlu böyle işte, her şey yetiyor da sevgi yetmiyor bir türlü. hep daha fazla hep daha fazla. herkesin yanında oturursun da herkesin yanında uyuyamazsın. herkesin yanında gülersin de herkesin yanında ağlayamazsın. herkesin yanında konuşursun da herkesin yanında saatlerce susup oturamazsın. bu yüzden bilirim ben seni marissa. sabahın bir köründe seni yakalayan hayaletleri de tahmin ederim, kirli akan ırmağı da. çok kirli o nehir, ne işin var senin orada? bunu der, uykulardan uyku beğenirim. sana veda ederim gibi gelir ama sadece ara veririm. senden sonra slowdive'a geçerim. bir de onların yanına uğrar gelirim. alison'ın yanında takılırım biraz. maksat vakit öldürelim, maksat akrep ile yelkovanın hareket edişini görmeyelim.
bu arada sana hediye olarak bir müzik kutusu yolluyorum marissa. bir dahaki meksika yazında görüşmek dileğiyle.