18 Şubat 2012 Cumartesi

ólafur ile nils, arkadaşım ile ben

birkaç gün önce bir şey oldu. birkaç arkadaş genişçe bir masada oturmuş, sıkıcı işlerle uğraşıyorduk. herkesin bir noktadan sonra dikkati dağıldı ve yaptığımız işten uzaklaştık. başka şeylerin muhabbetini yaptık, oyalandık. beraber iş yaptığım arkadaşlar samimi olduğum insanlar değillerdi, kimse kimseyle samimi değildi. o yüzden vakit kaybettirici konuşmalarımızda bile belli bir ölçü ve kontrol vardı. masadakilerin çoğunun kahve/sigara/hava bahanesiyle masayı boşalttıkları bir zaman diliminde, yanımda oturan arkadaş masaya başını koydu ve çok uykusu olduğunu söyledi. yorgun olduğunu görebiliyordum. birkaç dakika öylece kaldı. sonra başını kaldırmadan canının çok sıkkın olduğunu ama neden sıkıldığını bilmediğini söyledi. olur öyle dedim, bu aralar benim de canım sıkkın diye ekledim. sonra o gözlerini ovuşturdu, bir ara başını masadan kaldırdı ama sonra yeniden koydu. bu sefer başı masada, bana bakarak konuşuyordu. eskiden bu uğraştığımız şeyi yaparken çok zevk alırdım dedi, şimdi ayaklarım geri geri gidiyor gelirken. niye dedim, bilmiyorum dedi, sanırım biraz sıkıldım. bir şey demedim bir süre, düşündüm. benim de öyle galiba dedim. aman bunu bizimkilere söylemeyelim dediğimde güldü. bir süre önce bu işi yaparken öyle mutlu oluyordum ki anlatamam; birkaç ayda bu hale gelmeme şaşırıyorum dedi. bütün bunları söylerken başı halen masadaydı. o bütün bunları anlatırken benim içimden onun başını okşamak geçti. çok güçlü bir şekilde yanımdaki çocuğun başını okşama isteği duydum. saçlarına dokunmak, boşver ya sıkma canını demek, hem zaten hangimizin canı sıkılmıyor ki demek istedim. bu dokunma isteğinin kaynağı, karşıdakine o anda duyulan fiziksel/kimyasal çekim değildi; ancak içimden gelene engel olmasam, muhtemelen öyle anlaşılacaktı. bunu bildiğimden hiçbir şey yapmadan durmaya devam ettim. canının ne kadar sıkkın olduğunu anlatan ve uyuma ile uykuya karşı direnme halinde olan çocuğun başını okşamamak için kendimi zor tuttum. son zamanlarda canı en az benim kadar sıkılan bu kişiye dokunarak, aslında ondan ziyade kendimi rahatlatmak niyetinde olabileceğimi düşündüm. bazen akıp giden hayatı hissedebilmek için bir başkasına dokunmam gerekiyor. bunun illa sevdiğin insan olması gerekmiyor. bir dostumun sırtını sıvazladığımda, biri bana sarıldığında o gürül gürül akan kaynağa yaklaşıyorum. unuttuğum bir şeyi hatırlıyorum. manen tatmin olmak için kimi zaman fiziksel olarak da hissetmek gerekiyor. bir başkasının güçsüz anında ona destek olmak isterken, aslında kendime dayanak sağlamak istiyorum. o şimdi kendinden bahsediyor ama ben de tam şu an sırtımı sıvazlayan bir el olsa diye aklımdan geçiriyorum. sonra kolum karşımdaki çocuğa uzanmak istiyor ama olmuyor işte. bazen her istediğimizi yapamıyoruz. bu geçen birkaç günde hem bunu düşünüyorum hem de bir erkeğe kaç yaşından sonra çocuk demeyi bırakmam gerektiğini.

bu durumun ardından dün bu videoya denk geldim. ólafur arnalds ile nils frahm'ın emprovize olarak icra ettikleri bir parça. berlin'de bir ólafur arnalds konseri. hatta dinleyiciler arasında peter broderick de var. ólafur, "bugün dostum nils de burada ve şimdi onu sahneye çağırıyorum." diyor. nasıl utangaç, konuşurken nasıl utanıyor anlatamam. daha önce hiç prova yapmadık derken elini kolunu nereye koyacağını bilemiyor. ilk birkaç dakika "hay allah napalım ki? öyle mi yapsak böyle mi yapsak?" deyip duruyor ólafur. böyle mahçup bir ev sahibi havası var ve üç-dört dakika boyunca birbirlerini yakalamaya çalışıyorlar. kolları birbirine çarpıyor çalarken. altıncı dakikada bir an geliyor, ólafur arnalds neredeyse nils frahm'ın sırtına başını koyar gibi, onun çaldığı müziği dinliyor. bir yandan kendi çalıyor ama nils frahm'a göre parçayı şekillendiriyor. birkaç saniye nils'in sırtına kulağını yaslayarak dinliyor. sonra onu yakalıyor ve kendi parçalarını yaratıyorlar. parça muazzam bir uyum içinde alıp başını gidiyor. videonun sonunda ólafur arnalds yanlış bir nota basıyor ve nils frahm "oh my god! ne yaptın?" diyor, bizim ólafur yine utanıyor ve nils frahm ólafur'un başını göğsüne yaslayarak onu seviyor. gördüğüm en güzel şeylerden biri olarak bu anı zihnime kaydediyorum. hatta başa alıp bir daha izliyorum. içinde olmadığım bir konserdeki bu anı, bilgisayarımın ekranından izlerken bile bu iki müzisyen arasındaki sevgiyi hissedebiliyorum. bir insan dostunu böyle sever. başını okşar ve kulağını onun sırtına verip, çaldığı şeyi dinler. benim çaldığı şeyi dinleyeceğim dostum yoktur ama kocaman olarak kucakladığım insanlar vardır. başını göğsüme koyan iki-üç dostum, çekinmeden ve utanmadan sırtını sıvazladığım insanlar, anlatsam derdimi anlayacak arkadaşlarım vardır. bütün bunlardan sonra ben daha ne isterim ki diye düşünürüm. sağlığımız sıhhatimiz yerinde olsun, sevdiğimiz insanlar çevremizde olsun, ben daha ne isterim ki derim.


17 Şubat 2012 Cuma

buz fırtınası

bu geçirdiğimiz kışı bir şeye benzetiyordum ama neye benzettiğimi bulamıyordum. bir iki gün önce sonunda buldum, bu kış bana ang lee'nin the ice storm filmindeki atmosferi çağrıştırıyor. her yer buz. hiç erimeyen bir buz tabakası üzerinde ilerliyoruz. küçük ve temkinli adımlar atarak yürümeye çalışıyoruz. kendimi ne kadar korumaya çalışsam da yere kapaklanmaktan kurtulamıyorum. bu sabah erkenden evden çıktığımda, yürüyeli beş dakika olmamıştı ki kendimi soğuk zeminde yatarken buldum. nasıl oldu anlamadım, birden tek hissettiğim yerin buz gibi soğuğu oldu. iki üç saniye yerden kalkamadım, kalktığımda tek bildiğim bacağımdaki ve belimdeki ağrıydı. halen ağrıyor ama pek umursadığım söylenemez. akşam eve geldiğimde bacağımdaki morluğu gördüm ve bir şeyin kefaretini ödediğimi düşündüm. acıdan memnuniyet duymak değil bu, sadece vicdanen bir rahatlama yaşadım. benim de canım yandı ve evrenle ödeştik gibi düşündüm. buz fırtınasından ben de nasibimi aldım, ağaç dallarında biten sarkıtları gördüm, soğuğu fiziksel bir acı olarak hissettim ve sıramı savdım gibi geldi. bu kış artık bana başka bir şey yapmazdı. şimdi tek yapmam gereken buz fırtınasının dinmesini beklemekti. evden dışarıyı seyredebilirdim. annemle beraber camdan bakardık mesela. ben artık kahveyi sütlü içmeye başladım çünkü midem yanıyor, anneme ise hoşuna gider diye sıcak çikolata aldım, nitekim sevdi de. onu mutlu eden bir şey buldum diye sevindim. bir süredir sağlığı biraz kötü ama her şeyin iyi olacağına inanıyorum. ben zaten bütün umutlu şeylere varım. bir şeyin içinde umut dolu bir ihtimal olsun, o bana yeter. sadece bon iver ve marissa nadler dinlediğim uzun kışın ardından, bütün albümleri ve bütün insanları sıkıcı buldum. bütün şarkılar mı sıkıcıydı, maalesef öyleydi. ayıp olmasın diye telefonu da kapayamıyordum ki, telefonunu bütün gün kapalı tutanlara demediklerini bırakmıyorlar. ne kötü, insan ağız tadıyla bir kafa bile dinleyemiyor. telefonla konuşmayı sevmiyorum. hayatta en hayret ettiğim insanlar, toplu taşımada olanca rahatlığıyla telefonda konuşan insanlar olmuştur hep. ben iki cümle kurmaya utanıyorum da inince ararım diyorum karşımdakine. oysaki arkamda oturan öyle bir anlatıyor ki, kocasına-kızına-iş arkadaşına dair ne varsa öğreniyorum. gün içinde ne kadar gereksiz bilgiye maruz kaldığımızı düşünüyorum. bazen kafamın aşırı ısındığını fark ediyorum. o zaman soğutucuları devreye sokmam gerek diyorum. bazı sabahlar alarmı beş dakika ileri attığım süre içerisinde kafamda birinin konuştuğunu duyuyorum. öyle şeyler söylüyor ki, onun söylediklerini hiç kaçırmadan bir yerlere not etmek istiyorum. sanki çözmem gereken gizli anlamlar içeren cümleler kuruyor ve bütün bunları birleştirsem önemli bir metin elde edecekmişim gibi geliyor. sadece beni ilgilendiren, bana dair bir metin. kafamın içinde konuşan benden deneyimli ve bilgili biri olduğundan, onu önemsemekten çekinmiyorum; o başka biri. o, hayattaki en önemli şeyin sağlık olduğunu biliyor. yaşlı insanların durmadan yaptığı hava durumu sohbetlerini anlıyor ve hatta onlara katılıyor. "orada hava nasıl?" diye soruyor ve "burada hava şöyle böyle" diye uzun uzun betimliyor. okuduğu romandaki elli yaşındaki kadınla kendini özdeşleştirdiği anlar oluyor ve yeni doğan bebeğe niçin allah analı babalı büyütsün dendiğini şimdi anlıyor. dünyayı dinin kurtarmayacağını bildiği gibi bilimin de kurtarmayacağını biliyor. daha çok öğrendikçe pozitif bilimin kibrine öfkeleniyor. en sonunda hayattaki yegane amacının mutlu olmak olduğuna karar veriyor. bütün bunları, yerden kalkmayan bir buz tabakasının hüküm sürdüğü bir kış mevsiminde düşünüyor.

28 Ocak 2012 Cumartesi

yarım saat uzayda kaldım ve hemen eve dönmek istedim


ay'a gitmek için sportif olmak lazım.

kral tv'ye alternatif olarak mtv'yi yeni keşfettiğim zamanlar. ilkokulun sonları olmalı; çünkü britney spears'ın hit me baby one more time şarkısı çıksın diye televizyonun başında beklediğimi hatırlıyorum. bir gün tesadüfen çok güzel bir klibe rastgeliyorum. öyle böyle değil, çok çok güzel bir klip. smashing pumpkins'in tonight tonight'ı olduğunu öğreniyorum. uzaya giden insanlar, hanımlar ve beyefendiler. şık giyimlerinden anlaşıldığı üzere yüksek zümredenler. uzay yolculuğuna çıkıyorlar ve olabilecek en tatlı uzay yolculuğunu gerçekleştiriyorlar. bütün bunların bir filmden esinlenerek çekildiğini çok sonra öğreniyorum. ama bir kere aklımda o klip kalıyor işte, uzay yolculuğu denince aklıma ilk gelen film ne space odyssey oluyor ne solaris ne de başka bir şey. hep bu şirin klip canlanıyor gözümde. uzay yolculuğu böyle olsa gerek diye düşünüyorum. uzaya giderken en şık kıyafetlerimizi giyeriz, saçımızı fönleriz, rujumuzu süreriz ve ayakkabılarımızı parlatırız. uzay seyahati dediğin böyle olmalı.

dünyanın dışında bir yaşamın hayalini kurmuyorum, gidip de dönememek var; ben korkarım. zaten üstüne para verseler de gitmem uzaya ama orada başka hayatlar olabilme ihtimalini son derece olası görürüm. uzay yolculuklarından korkarım ama uzay şarkılarını severim. spiritualized'ın ladies and gentlemen we are floating in space şarkısı var bir kere. başka ne var yahu? aklıma space travel is boring'ten başka bir şarkı gelmedi. işte bildiğim diğer güzel uzay şarkısı da mark kozelek'in seslendirdiği space travel is boring'tir. aslen bir modest mouse şarkısı olduğunu sonradan öğrendim. orjinalini dinlediğimde ise sevemedim, modest mouse bilgim pek olmadığından olsa gerek. mark kozelek bu şarkıyı öyle güzel söylemiş ki, spiritualized şarkısının içinde nasıl boşlukta süzülüyorsam, bunda da öyle kaybolup gidesim geliyor. bir şeyin içinde eriyor gibi, uyuyor gibi, sonra huzur buluyor gibi. uzay şarkılarının böyle olduğunu bilmezdim.

"ay'a bir bilet kazandı/ ikinci sınıf ama kimin umrunda ki?/ penceresinden dışarıya bakarken havayı veya zamanı göremediğini farz etti/bu berbat yerdeki tek roketçiydi/ ona bir ayna verdiler ki biriyle konuşabilsin/ hala çok yalnız fakat bu sadece bir zaman meselesi/ haziran'da sesler duymaya başladığında/ aklını kaçıracağını biliyordu fakat bu kadar da çabuk ummuyordu"

neyse, bütün bunların ardından, adam gerçek hayata dönmek istiyor. "yarım saat uzayda kaldım ve hemen eve dönmek istedim." diyor. ben de aynını hissetmiştim. uzayda yarım saat kalmak yetiyor inan ki. hiçbir şey yok, çok sıkıcı. hem zaten dünya denen gezegende de hep dümdüz yürürsen başladığın yere varmıyor musun? onu yap daha iyi, spor olur.

27 Ocak 2012 Cuma

biri için yollara düşmek


filmdeki lambanın akıbeti aynen böyle oluyordu

bu sabah aklıma bir film geldi, transylvania. bu filmi o kadar uzun zaman önce izlemiştim ki ne zaman izlediğimi hatırlamıyorum. çok çok eskiden. aklımda yer ettiğini ve içinden bazı sahneleri bugün anımsadığımı görmek beni şaşırttı; çünkü bu filmi izlediğimde öyle çok da etkilendiğimi, sevdiğimi düşünmemiştim. hatta bana bu filmi veren arkadaşımla sohbetimiz sırasında, onun neden bu filmi çok sevdiğini anlamadığımı söylemiştim. arkadaşım bu filmi çok sevmişti ve benim, transylvania'yı onun beklediği gibi kucaklayamamamdan ötürü hayalkırıklığına uğramıştı. peki bugün ne oldu da bu filmi hatırlayıverdim dediğimde, belirli bir şey olmadığını gördüm. sadece birkaç gündür aşk için yollara düşmek kavramının nasıl bir şey olduğunu düşündüğümden bu filmin aklıma geldiği sonucuna vardım. bana, biri için yollara düşme kavramını inceleten de dinlediğim bir albümdü, tramp. sharon van etten'in bu albümündeki bir şarkıda "bu şehre taşınma sebebim sensin/ bu şehirden taşınma sebebim sen olacaksın" diye bir laf geçiyor. biri için şehir değiştirmek, düzenini dağıtmak ve sonra yeniden kurmak... bunlar çok büyük şeyler ama seven bir insanın yapamayacağı şeyler değil. karşındakine güvendiğin için değil de; kendine güvendiğin için, hissettiğin şeyin gücünü bildiğin için kalkıp gidiyorsun. herkes için yapmıyorsun bunu, yapmak içinden gelmiyor. sadece bazısı için böyle büyük bir taşın altına elini sokuyorsun. öyle güçlüsün ki dünyanı değiştiriyorsun, hatta verseler dünyayı da değiştirebilirsin. biri için yollara düşmek ne ki, düşersin elbet. uzak yolları aşarsın, yorulmazsın, seyahat edersin.

"senin için geldim, senin için bu caddelerde yürüyorum" diye şarkılar söyleyen bir kızla; transylvania'da bir adam için kıtalar aşan, bilmediği ülkelerde dolaşan bir kadını özdeşleştirdim. delirme sınırına yaklaşan, yollarda kendini yıpratan bu kadını daha önce hiç anlamadığımı düşündüm. zamanında izlediğimde empati kurduğum karakter, filmdeki bir diğer adamdı, birol ünel'in oynadığı karakter. filmden aklımda kalan en net sahne, dediğim adamın kadın karaktere bir eskiciden kristal taşlı, ışıl ışıl bir lamba alışıydı. o adam o lambayla kalbimi fethetmişti ama ben kadını anlamayı bir türlü becerememiştim. şimdi çok çok uzun zamanların ardından, anladığım ve sevdiğim o kadın oluyor. meğersem yollara düşen o kadını anca şimdi anlayabilirmişim, o yüzden de o filmi o zaman izlediğimde değil; şimdi hatırladığımda sevebilirmişim.

bir kadının şarkısından, başka bir kadının yolculuğuna bağ kurup; yine bütün bunları bir lambada bitirmeyi başardım. yukarıdaki resim, hayatında en az bir kez sevdiği kimse için şehir değiştiren tüm gönül dostlarına armağan olsun.

26 Ocak 2012 Perşembe

#4

iki ayın ardından bugün gözlüğümün sapını yaptırdım. rastgele bir gözlükçüye girdim ve gözlüğümü gösterdim. "oo kötü olmuş" dedi gözlükçü. sonra gözlüğümü aldı ve içeri gitti. iki dakika sonra geldi ve "tüh, kırıldı." dedi. şaka yaptığı belliydi ve yüzüne takındığı zoraki ciddiyete cevaben gülümsedim. sonra gözlüğümün camını sildi. beğenmedi bir daha sildi. al tak bakalım dedi. taktım, şıp diye yüzüme oturdu. sıktı mı dedi, hayır dedim. borcum ne kadar diye sordum, ne borcu olur mu dedi. çok teşekkür ederim dedim ve çıktım. ben zaten böyle olacağını bir ay önceden bilmiştim.
bir gözlük hikayesi de böylece noktalandı.
***
yanım, koltukaltımdan belime kadar olan yer ağrıyor. neden bilmiyorum. laptop'un tuşlarına basarken bile kollarım, omuzlarım ağrıyor. birkaç gündür dünyanın yükünü üstümde taşıyormuşum gibi hissediyorum ve bunun beni yıpratmaması için aklımı başka şeylerle meşgul ediyorum. sonunda ölmeye yatmak'a başladım. uyandığımda masamın üstünde duran bu kitabı görüyorum ve büyük harflerle yazılmış ismini kitabın sırtında okuyorum. hemen kapıldım gittim kitaba, isminin üstüme çökmesinden korkmuyor değilim. dün yolda yürürken bu geldi aklıma. akşam saat on civarıydı, kar bastırmıştı, eve dönüyordum. otobüs şoförü ineceğim yere iki durak kala otobüsü kenara çekti ve "çok özür dilerim arkadaşlar, bundan ötesine gidemeceyeceğim, yollar kapanmış." dedi. insanlar indiler otobüsten, ben de indim, eve doğru yürümeye koyuldum. hava soğuktu ama o kadar da değildi. kulağımda birkaç gündür dinlediğim albüm, elim cebimde yürümeye başladım. üzerime yağan karı bir çarpışma anı olarak tahayyül ettim. ben ve karın çarpışması. romantize ederek değil; yumuşak bir şiddeti kastederek düşündüm bunu. öfkemi, kızgınlığımı ve amaçsızlığımı bir şeye yöneltmek istedim. karla çarpıştığımı, onu yendiğimi, kafamı kara gömdüğümü, hatta kartopunu boğazımdan içeri yuvarladığımı hayal ettim. yolda kimseler yoktu. kartopu yaptım ve yola fırlattım. üstelik çok güçlü fırlattım. içimdeki şiddet dürtüsü başkaldırdı ve bir şeyi yıkarcasına attım kartopunu. dinlediğim şarkıda "dudaklarımı ısırıyorum" diyordu, orasına sesli bir şekilde eşlik ettim. nasılsa kimse yoktu. hem olsa da umrumda değildi zaten. şarkıya sesli olarak eşlik etmeyi sürdürdüm. dudaklarım yanıyordu. kullandığım dudak kremi bitmişti ve günlerdir neredeyse patlamış, ısırılmaktan şişmiş dudaklarla dolanıyordum. canım öyle yanıyordu ki anlatamam. başka kremler sürüyordum ama hiçbiri benim kremim gibi iyileştirmiyordu. üstelik hala toplum içinde krem sürme çekingenliğini üstümden atabilmiş değilim. kaç yaşına geldim, hala insanlar çevremdeyken çıkarıp da dudak kremi süremiyorum. neyse, bu başka bir konu. dudak kemirmek de tırnak yemek gibi bir şey. ikisi de hoş değil, kabul ediyorum; ancak dudaklarımı kemirme alışkanlığından kurtulamıyorum. ne zaman canım bir şeye sıkılsa, kendimi gergin ve stresli hissetsem, gayriihtiyari olarak dudaklarıma saldırıyorum. sonra akabinde gelen iyileşme sürecini gözlemliyorum. bir şeye birkaç gün boyunca bel bağlayıp, zamanla eski haline döndüğünü görmek iyi geliyor. olağan bir döngünün içerisinde geçiyor günler. dudak artık acımıyor, krem biraz azalıyor ve sonra ben bunu bir şarkıda duyuyorum.

yakın zamanda bir film izledim. filmdeki kadın kendini karların üzerine çırılçıplak bir şekilde bırakıyordu ve donana kadar öylece kalıyordu. bazen gördüklerime inanmak ve onlardan medet ummak gibi bir huyum var. bir sürü güzel film biliyorum, karakterler kafa sağlığını yüzerek korumaya çalışıyordu. ben de öyle yaptım uzun bir süre, sırf onlar yapıyor diye. sırf bu kadar insan yapıyorsa bir bildikleri vardır diye. şimdi de eldivenimi çıkarıp, elimi karların üstüne koydum. sonra karın içine daldırdım. ilk saniyede o kadar da soğuk değilmiş diye geçti içimden. birkaç saniye sonra ise elimin donduğunu hissettim ve hemen çektim. toplamda on saniye kadar öylece durdum kara dokunarak. asıl soğuk elimi kardan çektiğimde çarptı. yine de o hisle baş etmek, yorgunlukla baş etmekten daha zor değil gibi geldi.
***
bugün en sevdiğim çikolatayı yerken, onun artık o kadar da hoşuma gitmediğini fark ettim, yemedim. sonra birçok şeyden o anda vazgeçebileceğimi hissettim. birden bire gelen bir histi ve hiç korkmadım. öyle sıkıldım, öyle sıkıldım ki gittim saçımı kestirdim. pek az şeyin önemi varmış gibi hissettim ve bunların arasında ne saçın ne estetik kaygıların yeri vardı benim için. en azından şimdilik, bir süre.

11 Ocak 2012 Çarşamba

ölmeye yatmak mı yoksa döşeğimde ölürken mi?

on altıncı yaş günümde sevinç bana adalet ağaoğlu'nun ölmeye yatmak kitabını hediye etmişti. sevdiğimiz edebiyat hocamıza sormuş, benim sevdiğim kitapları hocaya söylemiş ve ondan tavsiye istemiş. bu kitaplara benzer bir kitap söyleyin hocam demiş. bunu bana hediyeyi verdikten sonra anlattı. o zaman ne o biliyormuş adalet ağaoğlu'nu ne de ben. hatta kitabı ilk elime aldığımda direk arkasını okumaya koyulduğumu ve sevinç'in bana hararetle bu kitabın ne kadar önemli bir kitap olduğunu anlatmaya koyulduğunu hatırlıyorum. birtanecik sıra arkadaşımın benim için bu kadar özenmesinden çok etkilenmiştim. o zamanlar beni en iyi anlayanlardan biri olduğunu düşündüğüm arkadaşımın ince düşüncesinin eseri olan bu kitap, aldığım en güzel hediyelerden biri olarak kişisel tarihimde yer etmekte. bütün bunlara rağmen, utanarak o kitabı okumadığımı söylüyorum. hatta aradan bir-iki sene geçtikten sonra sevinç laf arasında son derece zarif bir şekilde ölmeye yatmak'ı hala okumadığım için bana gönül koyduğunu belirtmişti. sanırım ben de o zaman "her şeyin bir zamanı var, bir türlü okuyamadım ama söz veriyorum okuyacağım." gibi bir şeyler söyledim. böyle diye diye üstünden yedi yıl geçmiş. yedi koca yıl. ben bir kez olsun elime alıp da okumaya teşebbüs etmeden yılları devirmişim. ne ayıp. neden böyle yaptığımı bilmiyorum. sanırım o kitabı hep biraz depresif buldum ve bir türlü elim gitmedi.

geçen gün dolabın kapağını açtığımda, altlı üstlü raflarda duran ölmeye yatmak ile william faulkner'ın döşeğimde ölürken romanları gözüme ilişti. o an ensemden bir ürperti geçer gibi oldu. üst rafta yabancı yazarların kitapları dururken, alt rafta yerli eserler durmaktaydı. ne tesadüftür ki dolabın kapağını açar açmaz ölmeye yatmak ile döşeğimde ölürken aynı anda gözüme çarptı. bir sürü kitabın arasında resmen ikisi yanıp söndü. mevsimin kış oluşu, iki kitabın da karanlık adlara sahip oluşu ve son zamanlarda baş gösteren can sıkıntım beni tedirgin etti. o zamana kadar ne adalet ağaoğlu'nu ne de william faulkner'ı aklımın ucundan dahi geçirmemiştim. iki kitap da yıllardır o raflarda durmaktaydı ve ben her gün o dolabın kapağını açmaktaydım. sanırım algıda seçicilik bu olsa gerekti; her gün baktığın yerde duran şeyi o gün görmek ve çok şaşırmak. neden o iki kitabı aynı anda ve o gün görmüştüm? aklımdan neler geçiyor olabilirdi ki diye düşündüm. bilinçaltı, ah bilinçaltım.

döşeğimde ölürken defalarca başlayıp da bir arpa boyu yol katedemediğim william faulkner romanı. incecik olmasına rağmen okuyamadığım ve demek ki benim için henüz zamanı gelmemiş diye düşündüğüm bir roman. carson mccullers kitaplarının ardından aylar önce bir kere daha denediğim ama yine devam edemediğim bu kitabı, umarım gelecekte bir gün okurum. fakat ondan önce sevinç'e olan sözümü yerine getirmeliyim.
***
bir haftadır kafamda bu benzetme dolanıp duruyor. bu iki kitabın ismen birbirini ne kadar andırdığını kesinlikle önceden fark eden vardır; ama ben kendi başıma fark ettiğim için önemsiyorum. konsept olarak ne kadar benzerler bilmiyorum; ancak ikisi de son derece karanlık isimlere sahipler ve son bir haftadır kafamda gezmekteler. bunun üstüne bir de adalet ağaoğlu'na geçen akşam televizyonda rastlayınca, bu farkındalık halini kafamdan atmam gerektiğini düşündüm, yazarak tüketmeyi umdum.

8 Ocak 2012 Pazar

#3

aslında ben çalışsam yaparım.

5 Ocak 2012 Perşembe

#2

hayatımın ikinci sigarasını birkaç gün önce m. ile birlikte içtim. m. benim liseden arkadaşım. onun kırk yılda bir sigara içtiğini bilmiyordum, zaten yeni başlamış. bölüm ortamındaki muhabbetlerden geri kalmamak için arada bir katılıyorum bizimkilere diye açıkladı. şimdi bir sigara olsa içerim dedi bana. ben de dedim ki, ben de sana katılırdım. birden gözleri açıldı ve sahiden mi dedi. tabii dedim. sonra kendimizi dışarıda bulduk. açık bir büfeden sigara aldık. "ben hiç anlamıyorum bu işlerden ama arkadaşım camel'in mavisinin kız sigarası olduğunu söylemişti, ondan alalım bari" dedi. ben de iyi peki dedim. zaten ben de içince kız sigarası içiyorum dedi gülerek. sonra bir mermerin üzerine çöktük. daha doğrusu o çöktü, ben ayakta kaldım. çünkü o oturunca boylarımız anca eşitleniyor. birden kendimizi "ne umuyorduk ne bulduk" temalı bir sohbetin içinde bulduk. bana ileriye dair yapmak istediklerinden bahsetti. sonra dedi ki, ben senin hep farklı şeyler yapacağını düşünürdüm. ne gibi dedim, yani ne bileyim, şimdikinden farklı dedi. sanırım ben de öyle düşünürdüm dedim. sonra ben ona on beş yaşından beri aynı kızla birlikte olmanın nasıl bir şey olduğunu sordum. çok güzel dedi. yani bana çok tuhaf geliyor dedim. iyi ya da kötü anlamda değil. insanın henüz on beş yaşındayken yıllarını birilkte geçireceğini düşündüğü insanı bulmasıydı beni şaşırtan. bu durumu nasıl adlandırırdım bilmiyorum (iyi/kötü/şans/kader vs.); ancak değişik geldiğini söyleyebilirdim. bu düşüncelerimi onunla da paylaştım. beni anladığını, bazen hayatta böyle şeyler olduğunu söyledi. uğraştığı şeyde, okuduğu yerde tatmin olmadığını anlattı. hangimiz memnunuz ki diye bir karşılık verdiğimi hatırlıyorum. yani daha farklı bir şeyler yapmak istiyorum dedi, bir şeyleri değiştirenlerden biri olmak istediğini söyledi. bir şeyin parçası olmak, yeni bir şey yaratmak, önemli bir insan olmak istediğini söyledi. önemli derken büyük biri olmak ya da meşhur olmak gibi değil, ürettiği şeyden dolayı insanlığa bir katkısı olsun ve bu yüzden önemli biri olsun, bundan bahsetti. tıpkı senin istediğin gibi dedi. birden şaşırdım ve bu sefer benim gözlerim açıldı. "nerden biliyorsun böyle bir şeyi istediğimi?" dedim. ben seni biliyorum dedi. vay anasını dedim. cidden çok şaşırdım. sahi nerden biliyorsun böyle şeylerin kafamdan geçtiğini diye üsteledim. "seninle belki eskisi kadar vakit geçiremiyoruz, hayatındaki şeylere eskisi kadar ortak olamıyorum; ama en azından bir araya geldiğimizde o yakınlığı yeniden kuruyoruz. seni tanıyorum. sen hep öyleydin, şimdi de öylesin. memnuniyetsizliğinin altında biraz da bu yatıyor." dedi. ne diyeceğimi bilemedim. oldukça şaşırdım. çokça dilim tutuldu. bahçelideki öğretmenevi manzarasına bakarak ettiğimiz sohbetler gözümün önünden geçti. şu anda bunları konuşurken elimizde bir sigara olması oldukça komikti. "belki birkaç yıldır vakit geçirdiğin insanlar seni benim kadar tanımıyorlardır." dedi. bütün bu lafları düşündüm. her gün vakit geçirdiğim, günleri beraber sona erdirdiğim insanlar neden asıl ben'i tanımıyorlardı acaba diye düşündüm. m. ile ara sıra hayatlarımızı böyle güncelleyerek, onun beni şu anda yanımdakilerden daha çok tanımasını sağlıyordum. arkadaşlıklar, dostluklar biraz da böyle değil mi dedim. sürekli birarada olmaya gerek yoktu. mühim olan uzun aralıklarla da olsa kafanı açman, kalbini açman ve asıl sen'i paylaşmandı. sigaranın üstüne bir tane daha yaktık. böylece teoride üçüncü sigaramı içmiş oldum. sonra bir baktık yağmur yağıyor. hadi hasta olmayalım dedik ve içeri girdik. böylece iki sigara içme mühletince birbirimizin hayatını yakalamış olduk.

1 Ocak 2012 Pazar

annesinin bir tanesi olan bon iver

yine sadece bon iver dinlediğim günler geldi. iki-üç senedir geçirdiğim böyle bir mevsim var. justin vernon'un müziğinde ne gereksiz bir neşe hali ne de hüzün mevcut. bana verdiği gerçeklik hissinden dolayı onun müziğini dinlerken gerçek hayatla da bağımı koparmıyormuşum gibi geliyor. kurduğum şeylerin içinde yaşamıyor ya da olmayan hikayeleri, kahramanları düşünmüyormuşum gibi. müziği kapattığımda yine aynı yerdeyim, kaldığım yerdeyim, şarkılar akarken zaman durmamış. beni sıkan şeyler onu dinlerken sıkmaya devam ediyor. bir an olsun kaçış yok. ama bir yandan da ne kadar güzel bir müzik diyebiliyorum. güzel bir şarkı karşısında heyecanlanıyorum. sonra aklıma gelen şeyler beni uykuya zorluyor. gözümü açıyorum, her şey olduğu gibi. istemediğim ama hayır diyemediğim buluşmalara gidiyor, sevdiğimi bildiğim ama sevgimi hissedemediğim insanlarla sıkıcı saatler geçiriyorum. bütün bu zaman zarfında eve gitsem de bon iver dinlesem diyorum. en güzel anların bile bir an önce geçmesini diliyorum. geçsin ki duyduğum tek ses bu adamın sesi olsun. takıntılı bir haldeyim. iki albümü arka arkaya sayısız kere çeviriyorum. bir gün konserde dinleyebilme ihtimalini düşünüp heyecanlanıyorum. beni heyecanlandırabilen şeyler olduğunu görünce o kadar da kötü durumda değilim diyorum. bir şey izlemek içimden gelmiyor, onun yerine bu adamı dinlemeyi tercih ediyorum.
***
ekmek almaya gittiğim bu öğleden sonrada, karın üstüne basarak yürürken en yavaş adımlarımı attım, o an daha hızlısını beceremediğim için, başka türlüsünü canım istemediği için. kulağımda for emma, forever ago albümü vardı ve tek düşündüğüm, neden artık sadece annemin birtanesi olmanın bana yetmediği bir zaman diliminde yaşadığımdı.


#1

on gün önce yazdığım yazı şimdi anlamsız geliyor. beş gün önce mutlu bir şey yazıp, ardından gelen hafta her şeye kan kusmak oldukça komik. bir öyle bir böyle gidip geliyorsun ve hayat böyle geçiyor. benimki karamsarlık değil ama insanların "her şey çok süper olacak" sözlerine biraz gülüyorum, gülmediğim kısmımla da bu fikrin üzerine kusuyorum. kötü düşünelim ya da hayata küselim demiyorum ama her şey süper olacak naifliğinde olmayı gereksiz görüyorum. bence olmamak gerekiyor ki gerçekleri tahlil edebilelim. sürekli iyimser bir hal, "bir sonraki adımda artık daha kötü bir şey olmaz belki" dileğinden başka bir şeye yol açmıyor. nasılsa iyimseriz ve iyi düşünürsek demiri bile bükeriz. o yüzden şimdi başımıza, başka insanların başına pek hoş olmayan şeyler (kötü değil, hoş olmayan) gelmiş olsa bile pozitif düşünerek bunlardan kendimizi koruyabiliriz. modern zamanda insanların bir kısmı böyle düşünmeye inandırılıyor ve bu en büyük kandırmacaların başında geliyor. işte bu nedenle insanlar sürekli bir kabullenme, kötü şeylere karşı geliştirilen direnç, şaşırmama gibi haller içinde. evrene mesaj yollayarak iyilikleri çekebileceğine inanan insanlar on yaşında bir çocuk olarak hayatlarına devam etmekteler. bunun haricinde bir de sadece kendisinin ve çevresinin mutlu olmasını isteyen benciller var. mutlu olmak denen şeyin bir başına ya da sadece belli bir grupla elde edilemeyeceğinin henüz farkında değiller. herkesin mutsuz olduğu insanlar arasında mutlu olmak istemiyorum. şımarık bir mutsuzluktan bahsetmiyorum. başlarına bir sürü şey geldiği için mutsuz olan bir sürü insan var ve bunları görüp de "her şey süper olacak" diyemiyorum. kendi yazdıklarım bana anlamsız geliyor, yazdıklarım birbiriyle çelişiyor ve eleştirdiğim şeyleri düzeltmek için harekete geçecek gücü şimdi kendimde görmüyorum. gördüğüm zamanlar oldu ama o zaman bu zaman değil.