iki ayın ardından bugün gözlüğümün sapını yaptırdım. rastgele bir gözlükçüye girdim ve gözlüğümü gösterdim. "oo kötü olmuş" dedi gözlükçü. sonra gözlüğümü aldı ve içeri gitti. iki dakika sonra geldi ve "tüh, kırıldı." dedi. şaka yaptığı belliydi ve yüzüne takındığı zoraki ciddiyete cevaben gülümsedim. sonra gözlüğümün camını sildi. beğenmedi bir daha sildi. al tak bakalım dedi. taktım, şıp diye yüzüme oturdu. sıktı mı dedi, hayır dedim. borcum ne kadar diye sordum, ne borcu olur mu dedi. çok teşekkür ederim dedim ve çıktım. ben zaten böyle olacağını bir ay önceden bilmiştim.
bir gözlük hikayesi de böylece noktalandı.
***
yanım, koltukaltımdan belime kadar olan yer ağrıyor. neden bilmiyorum. laptop'un tuşlarına basarken bile kollarım, omuzlarım ağrıyor. birkaç gündür dünyanın yükünü üstümde taşıyormuşum gibi hissediyorum ve bunun beni yıpratmaması için aklımı başka şeylerle meşgul ediyorum. sonunda ölmeye yatmak'a başladım. uyandığımda masamın üstünde duran bu kitabı görüyorum ve büyük harflerle yazılmış ismini kitabın sırtında okuyorum. hemen kapıldım gittim kitaba, isminin üstüme çökmesinden korkmuyor değilim. dün yolda yürürken bu geldi aklıma. akşam saat on civarıydı, kar bastırmıştı, eve dönüyordum. otobüs şoförü ineceğim yere iki durak kala otobüsü kenara çekti ve "çok özür dilerim arkadaşlar, bundan ötesine gidemeceyeceğim, yollar kapanmış." dedi. insanlar indiler otobüsten, ben de indim, eve doğru yürümeye koyuldum. hava soğuktu ama o kadar da değildi. kulağımda birkaç gündür dinlediğim albüm, elim cebimde yürümeye başladım. üzerime yağan karı bir çarpışma anı olarak tahayyül ettim. ben ve karın çarpışması. romantize ederek değil; yumuşak bir şiddeti kastederek düşündüm bunu. öfkemi, kızgınlığımı ve amaçsızlığımı bir şeye yöneltmek istedim. karla çarpıştığımı, onu yendiğimi, kafamı kara gömdüğümü, hatta kartopunu boğazımdan içeri yuvarladığımı hayal ettim. yolda kimseler yoktu. kartopu yaptım ve yola fırlattım. üstelik çok güçlü fırlattım. içimdeki şiddet dürtüsü başkaldırdı ve bir şeyi yıkarcasına attım kartopunu. dinlediğim şarkıda "dudaklarımı ısırıyorum" diyordu, orasına sesli bir şekilde eşlik ettim. nasılsa kimse yoktu. hem olsa da umrumda değildi zaten. şarkıya sesli olarak eşlik etmeyi sürdürdüm. dudaklarım yanıyordu. kullandığım dudak kremi bitmişti ve günlerdir neredeyse patlamış, ısırılmaktan şişmiş dudaklarla dolanıyordum. canım öyle yanıyordu ki anlatamam. başka kremler sürüyordum ama hiçbiri benim kremim gibi iyileştirmiyordu. üstelik hala toplum içinde krem sürme çekingenliğini üstümden atabilmiş değilim. kaç yaşına geldim, hala insanlar çevremdeyken çıkarıp da dudak kremi süremiyorum. neyse, bu başka bir konu. dudak kemirmek de tırnak yemek gibi bir şey. ikisi de hoş değil, kabul ediyorum; ancak dudaklarımı kemirme alışkanlığından kurtulamıyorum. ne zaman canım bir şeye sıkılsa, kendimi gergin ve stresli hissetsem, gayriihtiyari olarak dudaklarıma saldırıyorum. sonra akabinde gelen iyileşme sürecini gözlemliyorum. bir şeye birkaç gün boyunca bel bağlayıp, zamanla eski haline döndüğünü görmek iyi geliyor. olağan bir döngünün içerisinde geçiyor günler. dudak artık acımıyor, krem biraz azalıyor ve sonra ben bunu bir şarkıda duyuyorum.
yakın zamanda bir film izledim. filmdeki kadın kendini karların üzerine çırılçıplak bir şekilde bırakıyordu ve donana kadar öylece kalıyordu. bazen gördüklerime inanmak ve onlardan medet ummak gibi bir huyum var. bir sürü güzel film biliyorum, karakterler kafa sağlığını yüzerek korumaya çalışıyordu. ben de öyle yaptım uzun bir süre, sırf onlar yapıyor diye. sırf bu kadar insan yapıyorsa bir bildikleri vardır diye. şimdi de eldivenimi çıkarıp, elimi karların üstüne koydum. sonra karın içine daldırdım. ilk saniyede o kadar da soğuk değilmiş diye geçti içimden. birkaç saniye sonra ise elimin donduğunu hissettim ve hemen çektim. toplamda on saniye kadar öylece durdum kara dokunarak. asıl soğuk elimi kardan çektiğimde çarptı. yine de o hisle baş etmek, yorgunlukla baş etmekten daha zor değil gibi geldi.
***
bugün en sevdiğim çikolatayı yerken, onun artık o kadar da hoşuma gitmediğini fark ettim, yemedim. sonra birçok şeyden o anda vazgeçebileceğimi hissettim. birden bire gelen bir histi ve hiç korkmadım. öyle sıkıldım, öyle sıkıldım ki gittim saçımı kestirdim. pek az şeyin önemi varmış gibi hissettim ve bunların arasında ne saçın ne estetik kaygıların yeri vardı benim için. en azından şimdilik, bir süre.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder